Sihirli yazılar...

21/6/2009 -

Kategori: Gonul Yazilari


    Sıcak bir Haziran günü güneyde. Zaman ikindilere doğru koşar adım ilerlemekte. Güneş, yılın en uzun gününü yorgun argın tamamlayabilme telaşında, yeşil ve sarının koyun koyuna  sunduğu renk cümbüşü ile güzelliklerin en anlamlısını sergileyen Çukurova düzlüklerinin uzak eteklerindeki alçak tepelere doğru , sakin bir esinti eşliğinde süzülüşe geçmiş çoktan.

     Ayaklarımda ağrılar gezinmekte belli belirsiz, gömleğim, kurumaya yüz tutmuş terin serinliğini sıvıyor vücuduma, kuruyan dudaklarım soğuk bir bardak suyun sevdası arkasına takılmış seğirtmekte, aklım şaşkınlıklara yoldaş öylece oturmaktayım ofisimde.

     İşçilerim çoktan alıp başlarını girmişler evlerine, beklide şu sıralar , yavrularının yanaklarına konduracakları bir sıcacık buse ile babalar gününün sevincini tatmak üzereler.

     Bu gün 21 Haziran. Babalar günü….

     Yılın en uzun günü bu gün.

     Sıcak günlerinden bir tanesi daha güneyde…

     Eşim, çocuklarım beni beklemekteler yuvamızda muhtemelen…Ve muhtemelen küçük oğlum kendince güzel bir hediye almıştır bana. Böyle günleri boş geçme alışkanlığı yoktur zira.

     Babalar günü bu gün…

     Ben de babama bir şeyler almak, bir şeyler söylemek, kokusunu, sıcaklığını hissetmek isterdim bu müstesna günde ama, ekmek parası işte, kaderimize uzak diyarlarda yaşamak yazılmış bizim.

     Sonuçta,

Blog sayfama zaten çok zaman ayıramadığım maalesef gerçek bu son günlerde, bari bu güzel günü boş geçmeyeyim diye düşündüm, kısa bir zaman aralığını sizlere, blog dostlarıma ayırdım.

     Efendim,

her birinizin babalar gününüzü gönülden kutluyorum, dudaklarınızdan tebessümler eksik olmasın diyorum.

     Babasını kaybetmiş olanlara sabırlar, sevgili babalarına da rahmetler diliyorum.

     Bu gün babalar günü…

     Sıcak bir gün güneyde…

     Uzun bir gün…

     Zaman ikindilere doğru yol almakta aheste…

     Bir hafif yel esmekte Ak Denizden yorgun, nar çiçekleri okşamakta alev renkleri ile bakışlarını insanların.

     Çoktan teslim olmuş güneşe gelincikler, buğdaylar çoktan hasat edilmiş, portakallar çoktan meyveye durmuş yeşilliklerde.

      Güneyde sıcak var, alnımızda güneş yanığı, sırtımızda ter…

      Yüreğimizde baba sevgisi…

      Bu gün,

babalar günü…

Kutlu olsun efendim…

 

Uzakdost-Haziran 2009-Antakya

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2009 - Merhaba!...

Kategori: Gonul Yazilari


Epeyce uzun bir süre oldu blog sayfamızı yenilemeyeli.

İnsan ne kadar yoğun olursa olsun, ne kadar yazı yazmak arzusundan uzaklaşırsa uzaklaşsın, ne kadar gönül dostlarından uzak düşse de yolu,

asla onlardan kopamıyor, asla onların gönül aynaları olan kelimelerden, cümlelerden uzak kılamıyor kendini.

Aklımızda, gönlümüzde çokça şeyler olmasına rağmen yazacak,

bir türlü fırsat bulup düşüremedik yazılarımızı bu parlak cama, taze bir selam gönderemedik kelime dostlarımıza.

Ama,

inanın her günün erken saatlerinde, merhaba derken yeni güne, hayat mücadelesinin yeni bir evresine daha yalınkılıç atılırken, önce hep blog dostlarımızı getirdik aklımıza, kısacık geziler yaptık  bu enteresan ve gizemli sayfalarda ve  bakışlarımıza yoldaş kıldık bu gezide dudaklarımızdan süzülüp gelen minik bir tebessümü.

Sizleri asla unutmadık dostlar…

Belki sayfalarınıza yorum bırakamadık ama, becerebildiğimizce gezindik durduk kelimelerinizin üzerinde.

Blog alemi ile tanışalı 3,5 yıl kadar bir süre oldu.

İlk tanıştığım arkadaşlarımın bazılarının hala o günkü heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden bloglarına yazı yazdıklarını görmek sevincim oldu gerçekten.

Çok güçlü ve duygulu kalemlerle ayrı düştüğü de oldu yolumuz ve üzüldük çokça.

Geçmişin tatlı anıları ile avunduk,

sayfalarını tamamen silenlere sitemlerimiz oldu…

Yeni dostlar, yeni kalemler, yeni gönüllerle tanıştık,

seni soluklar, yeni heyecanlar taşıdılar gönüllerimize.

Sözün kısası;

İstesek de kopamadık bu alemden, kopmayacağız da…

Belki uzunca aralıklar olacak ama, soluk aldığımız sürece,

kelimeler sırt çevirmedikçe, ihanet etmedikçe, gönlümüzün sesi, sevgimizin esintisi ile

 hep burada olacağız.

Şimdilik hoşça kalın diyoruz, yaz tatiline giren arkadaşlara da iyi eğlenceler diliyoruz.

 

Uzakdost-Haziran2009-Antakya

Yorum (13) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/4/2009 - Bir yol hikayesi 2...

Kategori: Gezi Yazilari

                                                 

     Göğün dibi delinmiş misali, olanca şiddetiyle yağan yağmur, hiç öyle kısa zamanda kesecekmiş gibi gözükmüyor. Gecenin soğukluğundan sıyrılıp gelen kalınca damlalar, bıkmak tükenmeyen bilmeyen süreklilik ve sert bir ritim eşliğinde, yukarılardan, Doğu Anadolu’nun yüksek tepeli dağlarının doruklarında hoyratça gezinen yağmur bulutlarının kucağından başlayan ve oldukça uzun sürdüğünü zannettiğim yolculukları nihayetinde, ardı ardına çarpıştıkları aracın ön camında, bir sağa, bir sola koşuşturmaktan adeta yorgun düşen silecekler ile köşe kapmaca oynamaya devam ediyorlar, dikkatimin dağılmasına, uykusuz gözlerle güç bela seçebildiğim yol şeritlerini gözden kaçırmama sebep oluyorlar.

     Aslında yağışlı havalarda yolculuk yapmayı severim ama, böyle durumlarda aracın sürücüsü olmamayı tercih ederim sözün doğrusu.

     Mesela, bir 302 Mercedes otobüsün ön sırasındaki yüksek koltuğun sıcaklığına gömülmüş, 16-18 yaşın heyecanı ile, filtresiz sigaramın dumanını zevkle ciğerlerime doldururken, becerikli şoförlerin usta manevraları eşliğinde, yağmurun yıkadığı tenha ve virajlı Doğu Karadeniz yollarından akıp gitmenin zevkine doyamazdım. Kısıtlı bütçesi ile, çocuklarını tatile göndermek için çırpınan sevgili babacığımın inanılmaz becerileri sayesinde, öyle çokça zevk-i sefa içinde olmasa da, oldukça güzel ve mutlu geçtiğini söyleyebileceğim gençliğimde, genellikle İstanbul istikametine yaptığım kara yolculuklarını unutamam mesela.Yaklaşık 22 saat sürerdi bu zahmetli yolculuk ama, yüreğimizdeki gençlik heyecanı sayesinde göz açıp kapayıncaya kadar bitiverirdi o zamanın bakımsız yolları sanki.

     Uzun yıllardır sürücü belgesine sahip olduğu halde, çokça araç kullanmaktan hoşlanmayan  eşim, bu yorucu yolculukta bana yardımcı, dikkatimi dağıtmama çabama ve uykuyu gözlerimden uzak kılma gayretime destek olmayı çoktan bırakmış, yorgunluğun getirdiği uyuşukluğun o dayanılmaz hazzının kucağına kendini teslim etmiş, başını kapı penceresinin camına dayayarak, yağmurun ninnisinin cazibesine kapılıp, çoktan derin bir uykuya dalmıştı.

     Oğlum, apartman komşumuzun memleketi olan ve sıkça söz konusu ettiği K.Maraş’ı gördükten, kızım da, Şarkışla’yı geçtikten, daha doğrusu güzergahımızın biraz daha emniyetli bir vaziyet arz ettiğine kanaat getirdikten sonra, arka koltuklarda, aracın için kaplayan sıcacık havanın etkisi ile uyuyup gitmişlerdi.

     İnsan oğlunun tuhaf bir yaradılışı olduğunu düşünmüşümdür hep. Kendinizle yalnız kaldığında, sorumluluklarınızı taşıdığınız insanların uyku gibi tamamen savunmasız bir pozisyonda, olanca güvenleri ile canlarını size emanet ettikleri zamanlarda,  tüm yorgunluklarınızı, hastalıklarınızı, sıkıntılarınızı, acılarınızı bir kenara bırakabiliyor, duygularınıza daha bir hakim olabiliyor, fiziksel durumunuzu daha sağlıklı bir şekilde kontrol altında tutabiliyorsunuz.

     En azından, yorucu bir yolculuğun ilerleyen karanlık saatlerinde, uykunun kol gezdiği, konaklamak için fırsat kolladığı gözlerinizi, yakıcı far ışıklarının verdiği acıdan, düşüncelerinizi de, yağmurun uykunun güzelliğine davet eden o dayanılmaz tıkırtısından uzaklaştırabiliyor, kendinizi ve sevdiklerinizi gelecekteki mutlu günlere taşıyabilme gayreti içinde olabiliyorsunuz.

     Zaman, usuldan sabaha çevirmiş yönünü, yağmur soluksuz yağmaya devam etmekte, sevimsiz bir sessizlik ve yalnızlık çöreklenmiş Erzincan yollarına.

     Arada bir rast geldiğimiz ve kontrol için durduran Mehmetçik’lerimiz, onların sevgi dolu, güven veren delikanlı bakışları, aracın içinde uyumakta olan çoluk çocuğu görünce dudaklarında beliren sevimli gülümsemeler ilginç kılıyor sadece bu yorucu seyahatimizi.

     Birkaç cümlelik hoş ve kısa bir sohbetten sonra, yürekten gelen sevgi sözcüklerle iyi görevler diliyoruz, onlardan da hayırlı yolculuklar misali karşılık alıyor, biraz daha güven kazanıp, yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

    Askerlerimizin kontrol noktasından ayrılışımızdan kısa bir süre sonra, saatlerdir hiç durmayacak gibi yağan yağmur aniden kesiliyor ve gün doğusunda beliren hafif bir parlaklığı takiben, incecikten bir kar yağışı başlıyor. Önceleri pek fark edemiyor, yağışın kesildiğine seviniyoruz ama, zaman ilerledikçe sıklaşan ve kalınlaşan kar taneleri bizleri oldukça tedirgin etmeye başlıyor. Zira, doğuda karın ne anlama geldiğini çok iyi bilerlerdeniz.

     Kar demek, yolculukta çile demek, yolda kalmak demek, kaza yapmak demek, soğuk demek, korku demek, menzile varamamak demek.

     Karanlığın ve yağmurun sevimsizliğinin ardından, sağ salim yeni güne kavuştuğumuza tam sevinmeye başlarken, birdenbire bastıran bu kar yağışı, moralimizi oldukça bozuyor. Moralimizi bozmakla kalmıyor, hayret edecek bir hızla, ıslak  yolu beyaza boyuyor.

     Sabah olması ile birlikte, bilhassa Erzincan-Erzurum yönüne doğru trafik akışı yoğunlaşmaya başlıyor, tır ve otobüs sayısı, dikkati çekecek kadar fazlalaşıyor. Yöreyi iyi bildikleri belli olan otobüs şoförleri, hızlarını hiç azaltmadan seyahatlerine devam ettikler halde, bizim gibi yabancılar ve küçük araç sürücülerinin bu konuda çok başarılı olmadıklarını gözlemliyorum, telaşlanıyorum.

      Bu durum, çok kısa zaman sonra, alçak bir tepeyi tırmanırken aracımızın patinaj yapmasını ve kayması, dolayısı ile yolda kalmamız sonucunu doğuruyor. Bizimle birlikte en az beş araç daha aynı akıbeti yaşamakta olduğunu, yoğun kar yağışı altında zincirlerini takmaya çalıştıklarını fark ediyor, yalnız olmadığımız için, içten içe seviniyoruz.

     2001 yılının kış aylarında, ülkeyi krizin kavurduğu günlerde, iş bulabilmek için sık sık Sakarya’dan, İstanbul’a yaptığım tren seyahatlerini getiriyor aklıma bu durum. Henüz gün doğmadan hareket eden trendeki tüm insanlar, sık sık yaşanan gasp, soygun ve yaralamalardan korktukları için, gayri ihtiyari aynı vagonda toplanırlar, birbirlerinden destek ve güven alırlardı. Korkunun bir araya getirdiği insanların bu ilginç manzaraları daima ilgimi çekmiş ve acı ırmağında yıkanmış tebessümlerin, o günlerde genellikle mahzunluğu tarifleyen dudaklarıma konaklamasına sebep olmuştur.

     Gecenin yorgunluğunun ardından, gün ışır ışımaz yolda kalışımıza canım oldukça sıkılıyor, isteksizce araçtan iniyor, bir müddet saçlarıma, omuzlarıma, kirpiklerime takılan kar taneleri ile çocuksu davranışlarla oynaşıyor, avuç içi büyüklüğünde kar topları yaparak uzaklara, sağ yanımızda uzanıp giden vadinin derinliklerine doğru fırlatıyorum.

             Uzun yıllar Ankara’da, kar yağışının ve buzun oldukça bol olduğu bir coğrafyada yaşamış olmama rağmen, sanırım böyle durumlarda çokça araç kullanma zorunda kalmadığımdan olsa gerek, ancak eşimin tavsiyesiyle aracın bagajına yerleştirdiğim zinciri çıkarırken, bu işte gerçekten çokça acemi olduğumu fark ediyorum.

     Bir yandan kar yağışı devam ediyor, bir yandan ben derin düşüncelerdeyim nasıl becersem bu işi diye? Çare yok, yola devam edebilmek için zinciri bağlamak gerek. Arada bir yanı başımızdan olanca hızları ile geçen otobüslerin ardından şaşkın şaşkın bakıyorum, bir yandan da aracın altına, karların üzerine uzanmak için gerekli hazırlığı yapıyorum. Mırıltılarımda sevimsiz küfürler gezinmekte.

     Tam bu sırada, tepenin başında bir kar temizleme aracı beliriyor, yolda biriken karı hızla temizleyerek yokuşun aşağılarına doğru akıp gidiyor. Alel acele aracıma biniyorum, karın temizlene yolu tekrar kapamasına fırsat vermeden, ani bir hareketle geri manevra yapıyor ve tekerlekleri kardan kurtarıyorum. Yeni temizlenen asfalta tutunan lastikler sayesinde araç kendini ileri atıyor, hiç durmadan, bir solukta yokuşun başına varıyor ve aheste aheste inişe geçiyoruz, bu sıkıntıyı da başımız ağrımadan atlattığımız için seviniyoruz.

     Kar yağışı hiç durmuyor, gün boyu bazen ince ve esintilerle, bazen de kalın ve alıklı olarak yağıyor Erzurum ovasına. Zaten, şehrin sırtını dayadığı Palandöken dağlarının, eteklerinden doruklarına kadar beyaz örtüsüne bürünmüş ihtişamlı görünüşü, gerçekten insana, kışın güzelliğinin buralarda, Anadolu’nun doğusunda kendini daha bir başka gösterdiğini düşündürüyor.

     Saat 08.30 sıralarında, yorgun ve bitkin bir durumda da olsak, salimen hedefimize varıyor, Atatürk Üniversitesi’nin çift başlı kartal heykelli giriş kapısından içeriye,  kocaman bir şehri andıran kampus alanına giriyoruz, merakla bizleri beklemekte olan kızımla kucaklaşıyor, hasret gideriyoruz.

    

          Yorgun, uykusuz ve son derece moralsiz buluyoruz onu. Ruhen çökmüş bir insanın, yorgun bakışları gezinmekte gözlerinde. İnanamıyor daha dün akşam telefonda sızlandığı ailesinin, sabahın erken saatinde, bin küsür km  yolu, durup dinlenmeden, kara, soğuğa, karanlığa, yorgunluğa aldırmadan aşıp, becerebildikleri en seri şekilde yanına, yardımına  koştuklarına. Gözleri doluyor, usul usul ağlıyor sabahın erken saatinde uykulu gözlerle derslerine giden öğrencilerin ilgi dolu bakışlarına aldırmayarak, her birimize tek tek sarılarak, sevincini göz yaşları nöbetlerinin arasına sıkıştırdığı yarım tebessümleri  ile belli ediyor. Hele de küçük kardeşiyle bir kucaklaşm sahnesi yaşıyorlar ki, kelimelerle burada sizlere tarif etmem inanın mümkün değil.Gurbette öğrencilik hayatı yaşamış olan tüm arkadaşlarım, sanırım bu durumu çok iyi tasavvur edeceklerdir.

    Usuldan usuldan yağmaya devam ediyordu kar Erzurum’da ve bizlerin yapacak çok işimiz, oldukça da az zamanımız vardı, oyalanmadan işe koyulduk.

     Önce kendimize kalacak bir yer ayarladık, öğretmen evinde rezervasyonumuzu yaptırdık. Bu arada kayın validem de geldi Trabzon’dan, takım tamamlandı ve süratle işe koyulduk.

 Her ne kadar kar yağışı hala kol geziyor ve soğuklar hala bu yörede konaklamaya devam ediyorsa da, mevsim bahara doğru yelken açtığı için olsa gerek, kış boyunca buz ile kaplı olan dar Erzurum sokaklarının her biri küçük birer dereciğe dönüşmüş, evlerin ve tek katlı dükkanların saçaklarında görmeye alışık olduğumuz buz sarkıtları çoktan kaybolup gitmişler, paltolar yerini ceketlere, kalpaklar altı köşeli kasketlere bırakmış.

   Her zaman özel yeri olmuştur gönlümde Erzurum insanının. Davranışları, konuşmaları, misafirperverlikleri, insana insanca ve genellikle karşılıksız ilgi ve sevgi göstermeleri, daha bir çok meziyetleri hep kendime yakın görmeme neden olmuştur Erzurumluyu

     Hem araç kullanıyor, hem de insan manzaralarını kaçırmamaya çalışıyorum. Kısa zamanda müsait semtler taranıyor, bir genç bayanın, yalnız ve emniyetli bir şekilde yaşayabileceği bir ev aranıyor. 14. evimize yaşıyor olmamız, uzun yıllarımızı kiralık evlerde geçirmiş olmamızın verdiği avantajla,  öğlene varmadan gerçekten güzel bir ev bulmuş, makul bir fiyatla da kiralamıştık.

     Ne yalan söyleyeyim, doğal gaz , dolayısı ile kombi ile yeni tanışan Erzurum halkı, bu kış, evlerini kömürlü sobanınki gibi ısıtamamış, yüklü gaz faturaları ödedikleri halde alışagelmiş rahatlıkta bir sezon yaşayamamışlar, bu nedenle de kombili evlerin bir çoğu boşaltılmış durumda idi. Bu durum da kolayca ev bulmamıza yardımcı oldu ve ana caddede, okuluna yakın, oldukça güzel bir ev düştü kısmetimize. Bir lisede İngilizce öğretmeni olan ev sahibi ile de yıldızımız uyuştu, kısa zaman zarfında evi içine yerleşilecek hale getirdik.

    Yatak, yorgan, soba, masa, sandalye gibi aksesuarları o gün öğleden sonra hallettik. Doğalgaz, su, elektrik bağlantılarını da aradan çıkardık. Yolda kalma ihtimalini göze alarak, her yolculukta yanımıza bolca battaniye türü sıcak tutacak aksesuarlar almayı alışkanlık haline getirmişti eşim ve bu durum işe yaradı, her ne kadar yolda kalmadıysak da, en azından kızımızın evinin bazı noksanlarını karşılama fırsatı yakaladık bu sayede.

     Bir taraftan da ev silinip süpürüldü, camlardaki kiralıktır ilanları söküldü, problemli kapı, pencere, banyo, tuvalet aksesuarları tamir edildi. Bakkal, manav, market, lokanta keşifleri yapıldı, çevrede yaşayan insanlar, kapı ve apartman komşuları ile ilişkiler kuruldu.

     Akşamleyin kız kardeşini alıp kaldığı yurda gitti kızım, bizler de öğretmen evindeki odalarımıza çekildik, geceleri gerçekten harika bir görünüşe bürünen Erzurum güzelliklerini geniş camlı penceremizden bir süre zevkle seyrettikten sonra, zamanı çok geçirmeden uykuya daldık.
       

     Ertesi gün güneşli bir hava karşıladı bizleri. Yağış kesilmiş, masmavi ve bulutsuz gökyüzünün altında, karlarla kaplı yüksek dağlarla çevrili Erzurum ovasının henüz tam yeşillenmemiş, sakin ve güzel görünümü seyrederek yaptığımız güzel bir kahvaltıdan sonra

 kendimizi, Erzurum’un küçük dereleri andıran  dar sokaklarına atıyor, yaşadığımız ekonomik kriz nedeni ile, bu günlerde müşteri bulmakta oldukça zorlanan küçük esnaflardan birinin, bir perdecinin önünde park ediyoruz aracımızı. Sabahın köründe hiç beklemediği müşterilerle karşılaşan dükkan sahibi gerçekten çok şaşırıyor ve alacağımız üründe de hatırı sayılır bir indirime gidiyor. Siparişimizi veriyor, yeni alışverişler için, başka dükkanlara yöneliyoruz.

       Günlerden Salı ve Erzurum da sıfır derece dolaylarında bir sıcaklık var. Halk, henüz bahar gelmese de, meşhur soğukların belinin kırıldığını söylüyor, küçücük dükkanlara dahi kurulmuş olan kocaman kömür sobalarının yakılmadığını gözlüyoruz.

     Bir taraftan süratle alışverişimizi yapıyoruz, bir taraftan da şehrin tarihi mekanlarını geziyoruz, fotoğraflar çekiyoruz.(Sadece dışardan gözlemliyoruz, içlerine girecek ve oradaki güzellikleri yaşayacak zamanımız yok zira. Ben işten, çocuklar okullarından geri kalmış durumdayız)
     

     Öğlen saatlerinde her şeyi halletmiş, kızıma en azından bir odasında yaşayabileceği güzel bir ev sağlamış durumdaydık. Vakit kaybetmedik, önce kayın validemi otobüsle Trabzon’a gönderdik, ardından da biz, kızımla vedalaşarak, geliş güzergahımızın aksi yönüne, Bingöl’e doğru yola çıktık.

     Erzurum-Bingöl arası, gerçekten zor bir güzergah, değil kış şartlarında, yazın bile kolay aşılması imkansız bir dağ yolculuğuna katlanmanız gerekiyor. Palandöken dağlarının arasına sıkışmış dar bir vadiden, en az iki metre yüksekliğindeki kar bloklarının arasından geçerek, temiz, kuru ama oldukça virajlı ver dar yoldan, havanın güzelliğinin verdiği cesaret ile aheste aheste ilerliyoruz.

      Yolun yabancısı oldunuz mu, her adımda neyle, nasıl bir sürpriz ile karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz, bu nedenle de, bu yollara alışık minibüs şoförlerinin bıyık altından gösterdikleri alaylı tebessümleri eşliğinde  ihtiyatı pek elden bırakmadan aracınızı biraz daha dikkatli kullanıyorsunuz.

     Sözü uzatmayalım, dağı taşı kaplayan ve pembe bir görünüme sahip olan kar örtüsü dışında ilginç bir şeyle karşılaşmıyor, Bingöl’e ikindi sonrasında ulaşıyoruz. Bu arada, bir gün önce Suriye’de yaşanan kum fırtınası nedeni ile gök yüzüne yükselen tozun, rüzgarın etkisi ile bölgeye sürüklendiğini, yağışlar etkisi ile de yeryüzüne  çöktüğünü, bu nedenle karların pembe bir renge büründüğünü fark ediyoruz.

     Bingöl-Elazığ arası yolculuğumuz, bölünmüş yol sayesinde gerçekten rahat geçiyor. Dağ yollarından sonra bizlere otoyol gibi geliyor bu güzergah.

     Hava kararmadan Elazığ’a varmak, en azından yıllar önce bir kez geçtiğim ve gerçekten çok hoş bir manzaraya sahip olan Kömürhan Köprüsü’nün güzelliğini, küçük oğluma göstermek istiyorum. Ne yazık ki, köprünün Elazığ-Malatya arasında yer aldığını unutuyor, Bingöl-Elazığ arasında, baraj gölü üzerinde bulunduğu yanlışlığına düşüyorum ve aradığım yerde bulamayınca, hem ben, hem de oğlum hayal kırıklığı yaşıyoruz. Daha sonra hava karardığı için de, köprüyü kaçırıyoruz maalesef.

     Akşam olmasına rağmen, yolculuğumuz güzel geçiyor, Elazığ ve Malatya gibi iki güzide ve modern şehirde duramadığımız, bir bardak çay içemediğimiz için üzülüyoruz ama, yolcu yolunda gerek diye bir güzel atasözümüz olduğunu da unutmuyoruz.

     İki küçük konuya değinerek, yolculuğumuzu noktalamak istiyorum.Zira yine yazımız oldukça uzamış durumda.

     Bingöl’ün Karlıova diye bir ilçesi var. Küçük bir ilçe, sanırım tam ortasından geçen ana yolda yoğunlaşmış günlük hayat. Sağlı sollu kümelenmiş kar birikintileri arasında park etmeye çalışan genellikle eski model araçlar ve seçim arifesinde olmamız nedeni ile, enlemesine asılmış yüzlerce, rengarenk bayrakların gölgesinde, günlük telaşeleri ile sağa sola acele acele koşuşturan insanlar.

     Adı gibi gerçekten karlı bir ilçemiz diye düşünüyorum, bu uzak diyarda yaşayan yurdum insanlarını sevgi ve ilgi dolu bakışlarla süzüyorum. Bu küçük ve yalnız ilçeyi, yüksek dağların gölgeleri ardında kalmış, gözlerden uzak yaşayan bu toprak insanlarını, yazımızın bu bölümünde, küçücük iki paragrafla da olsa,  gönül almak misali, memleketin o uzak köşelerinde, bizlerden birilerinin de yaşamakta olduğunu, gidip görme imkanı bulamayan  arkadaşlarıma anlatmak  istedim.

     Hangi yörede, hangi şehrin sınırları içinde, hangi dağın etekleri dibinde, hangi rüzgarların serin esintileri ardına sığınmıştır bilemiyorum ama, dönüş yolculuğumuzun akşam saatlerine yakın bir bölümünde, ana yola bir kilometre kadar uzaklıkta, kendi halinde, sessiz ve sakin bir köy dikkatimi çekti. İnanın, yolum uzun olmasa, dönüp içine gireceğim, bu güzellikleri bir ömür boyu yaşantılarına kılavuz yapan ve muhtemelen de mutlu yaşayan insanlarla derin sohbetlere dalacağım, beli kendime de ufak bir pay çıkarmak için gayret göstereceğim.

    Dağlar arasına sıkışmış yalnız ve sessiz bir vadi, bakışlarınızın uzanabildiği alan boyunca tek bir ağaç bile göze batmıyor, sadece alçak çayırların yeşilliği doğaya can vermiş, sağda solda çiçeksiz yabani bitkiler gezinmekte.

     Vadinin bir kenarına sığınmış küçük bir köy. Dışardan gelebilecek tehlikelerden, birlik, beraberlik ve dayanışma ile korunmanın mümkün olabileceğini  idrak etmiş gibi, sırt sırta vermiş, güven içinde duran tek katlı ve alçak çatılı evlerin küçük avlularından yükselen selvi ve meyve ağaçlarının gölgelerinde, bu mevsimde yüzünü ender gösteren güneşin sıcaklığını içine çakmaya çalışan, tembel tembel uyuyan çoban köpekleri. Öyle çok dağınık bir manzara yok ortalıkta, belli bir tertip ve düzen içinde her şey, gerçekten kendini gösteriyor köy.

     Yanı başında küçük bir sulama barajı kurulmuş, ardında da doğal olarak  manzarayı tamamlayan hoş bir gölet. Sere serpe ördekler gezinmekte suda, etrafına dizilmiş alçak tepeciklerin gölete uzanan ve usta bir ressam tarafından itina ile boyandığı hissi uyandıran yamaçlarda koyunlar otlamakta. Koyunların hemen yanı başında iki küçük çocuk, ellerinde kocaman sopaları ile öylece dikilmişler, hem göleti, hem de karşı dağın yarı belinden kıvrılıp giden şehirler arası yolu , gelip geçen ilginç araç manzaralarını seyretmekteler. Ne amaçla yapıldığını kestiremediğim bir küçük iskele var göletin köy tarafında kalan sahilinde. Üzerinde de bir yaşlı amca, sakin sakin balık avlamakta. Zaman akşama doğru seğirtmiş, gölgeler usul usul uzamakta, hoş bir sükut kaplamış etrafı, vadide huzur verici bir sessizlikkol gezmekte. Baktıkça huzur veriyor insana bu manzara, gözünüzü bu güzellikten ayırmakta zorluk çekiyorsunuz. Memleketimde ne güzellikler var ve bizler bunun asla farkında değiliz diye düşünüyorum.

     O güzel köyü ve muhtemelen mutlu insanlarını arkamızda bırakıyoruz, Malatya-G.Antep arasındaki zor yolculuk koşullarına hazırlıyoruz kendimizi. Artık gece bastırmış, hafiften yine yağmur çiselemeye başlamış. Yaşadığımız zor hava koşullarının ardından çok canımızı sıkmıyor bu çisil çisil yağan yağmur. Hatta, otoyolun Osmaniye girişinde, iyice gözlerime uyku çöktüğünde, parlak yol ışıkları altında aracımı durduruyor, dışarı çıkıyor, başımı gökyüzüne kaldırarak, ışık huzmeleri arasından olanca sevimlilikleri ile akıp gelen ve yüzüme çarpan serin damlaların verdiği ferahlığı içime çekiyorum.

     Yola çıkışımızdan iki gece sonra, saat 23.30 sularında, kazasız belasız, amaçladığımız hedefe varmış, yavrumuzu içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtarmış, hayata daha bir heyecanla bakmasını, ardında yaşadıkları sürece kendine güçleri yettiğince destek olacak birlerinin bulunduğu düşüncesinin verdiği güvenle kendinden emin yürümesini, sözün kısası, kaybettiği tebessümlerini tekrar geri toplamasını belli ölçüde sağlamış olarak, huzur içinde yuvamıza döndük.

     Takdir edersiniz ki, tüm bu anlattığımız olayların, iki güne sığdırılması öyle çok kolay bir iş değil. Ama, söz konusu evladınız olduğunda, tüm ebeveynlerin böyle zorlukların altından kolayca kalktıkları çok görülmüştür. Hiç şüphe yoktur ki, tüm anne babaların hayatlarında böyle anılar çokça mevcuttur.

   Bence bu tür hikayeler çok yazılmalı, hem çocuklarımız, hem de biz yetişkinler tarafından çokça okunmalı. Belki bu sayede, çocuklarımızla aramızda beliren anlaşmazlıklar, buz dağları yok olur ve sevginin gülümseyen yüzü hayatımızı bir başka aydınlatır.

 



Uzakdost-Nisan 2009-Antakya

 

Yorum (27) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/4/2009 - Bahar geldi...

Kategori: Gonul Yazilari


Bu günlerde yazı yazmak için çokça yok belki ama,
güzellikleri paylaşmaya hep zamanımız vardır...
Bir Nisan sabahında, komşu bahçeden derlediğimiz bu güzel görüntü ile,
sizlere ve bahara merhaba diyoruz...
Ha!...
Portakal çiçekleri açtı ve tüm ilçe o doyumsuz koku ile kaplandı...
Bu güzelliği yaşamanızı isterdim...

uzakdost-Nisan 2001-Antakya
Yorum (30) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/3/2009 - Çok Üzgünüm!...

Kategori: Gonul Yazilari

Yaşadığım güzel yurt köşesine bahar geldi.

Çoktan düştü ya cemre toprağa,

esirgemedi Tanrı  beklenen yağmurları,günlerce sürdü yağışlar, suya doydu doğa…

Ovayı çevreleyen alçak dağlar bile sevimsiz kahverengiliğinden sıyrıldı, yeşile boyandı adeta her yan.

Bin bir çeşit çiçek gülümsüyor alçak balkonlu evlerin geniş pervazlarından uykulu bakışlarına bu cumartesi sabahı insanın.

Selvi ağaçlarının haşmetli görünüşünü kıskanmış misali, ta doruklarına kadar tırmanan sümbül asması, usul usul o bildiğimiz sevimli rengini göstermeye başlamış çiçeklerinin.

Sardunyalar,

çoktan karşılamışlar baharı, insan oğlunun çiçek sevgisinin oldukça büyük bir bölümünü çoktan istila etmişler bile.

Badem ve erik ağaçları da epeyce bir zamandır beyaz, pembe rengin en güzeli ile donanmışlar,Nisan ayına ulaşmak üzere olduğumuz bu zaman diliminde, çok farkında değilim ama, belki de ufaktan ufaktan meyveye durmaya başlamışlardır.

Portakal ve kışın uykuya yatan diğer çıplak ağaçların dallarının uc kısımlarında, yeni sürgünler boy gösteriyor, açık yeşil renkleri ile, gerçekten hayatın yeniden doğuşunun heyecanını yaşatıyorlar insana.

Bahar geldi…

Havalar soğuk değil…

Güzel günlerini yaşamaktayız senenin…

İçimize yaşama sevinci doluyor…

Ama,

bu gün ben çok üzgünüm dostlar.

Bu güzel mevsimde, yılın bu en güzel mevsimine merhaba demeye hazırlandığımız bu güzel günlerde,

Toros dağlarının doğu uçlarında, K.Maraş ilimizin Göksun ilçesini sarıp sarmalayan yalçın tepelerde,

yoğun kar yağışı altında,

hala devam etmekte olan ağır kış koşullarının acımasızlığının teslim alışı ile,

ülkemizin bir güzel insanını kaybettik…

Beş arkadaşı ile birlikte,

Muhsin Yazıcıoğlu’nu aldı götürdü aramızdan bahara merhaba demeye hazırlanan doğa.

Ülkenin en dürüst, en beyefendi politikacısıydı.

Eleştiriyi bile belli terbiye sınırları içinde yapar, hiç kimseye hakaret etmezdi.

İyi bir insandı, iyi bir aile reisi idi.

Ülkenin yetiştirdiği değerli bir siyaset adamıydı.

İşin doğrusu, partisine oy vermişliğim yoktur ama, gençlik yıllarımda tanışma şansını yakaladığım, üç beş kelime sohbet imkanı bulduğum bir değerdi.

Gerçekten çok üzgünüm.

Bu ülkeden çok değerli politikacılar geldi geçti,

bir çoğunun ölümü ardından üzüntüler yaşadım ama,

hiç biri beni Muhsin Yazıcıoğlu kadar etkilememişti.

Çok üzgünüm çok…

Tanrıdan rahmet diliyorum…

 

Uzakdost-28 Mart 2009-Antakya

Yorum (33) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/3/2009 - Bir yol hikayesi...1

Kategori: Gezi Yazilari


    Anadolu içlerinin yalnız ve ıssız bozkırlarında bir karmaşık gece. Güney sahillerinde erik ve badem ağaçları çoktan çiçeğe durdukları, balkonumuzdaki Ankara doğumlu sardunyaların ilk kez ölmeden geçirdikleri bir kış sezonundan sonra, küçücük kırmızı çiçeklerini, olanca güzelliği ile bakışlarımıza sunmaya başladığı bu Mart gününün ilerleyen saatlerinde, bu çorak ve sessiz bölgeyi sarıp sarmalayan sevimsiz gece karanlığının etekleri ardına sığınan yağmur bulutları, yer yüzüne iyice alçalmış, ne yandan estiği anlaşılamayan rüzgarın önüne katılmış, alçak tepeleri yalayarak, suya susamış bilmem hangi kıraç toprağı sulamak için alel acele uçuşup gidiyorlardı.

     Daracık yolda ağır ağır ilerleyen aracın farlarından fırlayan güçlü ışık huzmeleri, uzak mesafelerde kendilerine bir arkadaş arıyormuşçasına sere serpe geziniyor, her virajda araziyi inatla ve sabırla tarıyor, küçücük de olsa, çok uzaklarda da olsa, belki yoksul ve bakımsız, belki öylece kendi hainde, kendi dünyasında, kendi güzellikleri ile yaşamakta olan bir köy evinin penceresinden sızabilecek bir soluk aydınlığı yakalayabilme gayreti gösteriyor gibiydi.

     Gecenin gizeminin sarıp sarmaladığı, hiç beklenmedik anlar ve şekillerde karşılarına çıkan  küçük ve sesiz köyler, birkaç saattir bu sevimsiz seyahatin ürkütücü ve geri dönülmesi zor realitesini yaşamakta olan yolcuların yüreklerine ufacık da olsa kendilerine güven serpintileri ekmekte, farkında olmadan tutulan solukların yenilenmesine vesile olmaktaydılar.

     Tanımadıkları, sevmedikleri ve karanlıkların renksiz kara renginin boyadığı bu uzak coğrafyanın tek güzel tarafı, aracın ışıklarının aydınlattığı yolda, olanca güzellikleri ve sevimlilikleri ile gezinen, gürültü ve ışıktan çok etkilenmedikleri, ya da ne yapacaklarını şaşırdıkları için güçlü ışığa yakalandıklarında öylece bulundukları yere oturup kalan, bazen yalnız, bazen de guruplar halinde serin ve renksiz geceyi renklendiren yabani tavşanlardı.

     Sivas’ın Şarkışla ilçesine güney istikametinden yaklaşan bu tenha yol, bu mevsim ve bu saatlerde pek sürücüler tarafından tercih edilmiyor olmalıydı ki, yaklaşık 150 km ye yaklaşan zahmetli yolculuk sırasında, ne gittikleri istikamette, ne de karşı yönden gelen bir araca rast gelmemeleri,  gecenin yabancı gölgelerinin korku duygusuna dönüşüp, yüreklerine dolmasına sebep oluyordu.

     Günün yorgunluğunu üzerinden atamadan, akşam saatlerinde yola düşmek mecburiyetinde kalan sürücü, bu zahmetli yolculu kazasız belasız tamamlayabilmek için olanca becerisini ve dikkatini seferber ediyor, kestirme olduğu için tercih ettiği bu tenha yola girdiği için kendine lanetler yağdırıyor, içinden ardı ardına küfürler sıralıyordu.

     Hemen yan koltukta oturan eşi, korkudan ve heyecandan fal taşı gibi açılmış gözleri ile yolu süzüyor, en küçük karaltı ve harekette ahlar vahlar çekiyor, araçtakilerin duyacağı bir biçimde bildiği bütün duaları aradı ardına sıralıyor, bu durum da araç sürücüsünün sinirlerini iyice bozuyordu.

     Bir zaman sonra, serseri gibi gezinen kara yağmur bulutları, taşıdıkları su damlalarını yer yüzüne bırakmaya karar verdiler ve aracın homurtusuna karışan dua seslerine bir de  tavana düşen kalın damlaların tıkırtısı eklendi.

     Tüm olumsuz koşullara bir de yağış eklenince, zaten oldukça yavaş seyreden aracın hızı biraz daha azaldı, varılacak menzilin zaman olarak mesafesi daha da arttı. Yağmurla birlikte, arada bir tebessümlerine neden olan tavşanlar da yolları terk ettiler, bu yitik arazide tamamen kaderleri ile baş başa kaldılar.

     Bu sevimsiz seyahat, yolların biraz düzgünleşmesi ve yol kenarına dizilen köylerin sıklaşmasının ardından, uzaktan gözüken Şarkışla ışıklarını fark ettiklerinde sona ermiş oldu ama, aslında biten hiç bir şey olmadığını, tam aksine, asıl problemlerin yeni başladığını gecenin ilerleyen saatlerinde anlayacaklardı.

     Yoğun yağmur altında,gecenin ilerleyen saatlerinde  iyice tenhalaşan ilçe sokaklarında hiç durmadılar, bu zorlu parkuru sorunsuz tamamlamanın verdiği kendine güven ve moralle, Sivas yönüne doğru hızla ilerlemeye devam ettiler.

     Kış mevsiminin hala olanca ciddiyeti ile kendini göstermekte olduğu bu zor bölgede, gece vakti, soğukta, yağışta, her türlü olumsuzluğun kol gezdiği böyle bir zaman diliminde, dört kişilik bu aileyi yollara düşüren, Akdeniz’in yumuşak ikliminden koparıp, Doğu Anadolu’nun sert doğa koşulları ile mücadeleye zorlayan sebep neydi?

     Hikayemizin bu bölümünde biraz zamanın öncesine dönelim ve bu soruya cevap arayalım.

 

          Çalışmayı seven bir insanım, fabrikadaki zamanın hemen hemen tamamı makineler ve işçilerimin arasında geçiyor, ofiste, masa başında, bilgisayar karşısında çok gerekli olmadıkça bulunmamaya çalışıyorum.

     Evime asla iş götürmüyorum, orada geçireceğim saatlerin aileme ait olduğunu düşünüyor, hobim olan yazı yazma olayını bile, kendime zaman ayırabildiğim ölçüde iş yerimde gerçekleştirme çabası içinde oluyor, kendileri üzerindeki sorumluluk ve görevlerimi layıkı ile yerine getirmediğim düşüncesine kapılırla endişesi ile, üç yılı aşkın bir zamandır kaleme almakta olduğum tüm çalışmalarımdan asla yakınlarıma söz etmiyorum.

     İlk kez, bu gece, yoğun bir çalışma günü akşamında, evime geç saatlerde döndüğüm, hatta eşimin, çok sevdiği Türk dizilerinden bir tanesini hararetle seyre daldığı kaçamak anlarında çaktırmadan üçlü koltuğun kenarına yorgun başımı yaslayıp, tatlı tatlı kestirdiğim, daha sonra da tüm aile fertleri uykunun sıcak ve sevimli kucağına kendilerini teslim ettiği, gecenin karanlığından süzülüp gelen ve penceremi olanca şiddeti ile dövmeye başlayan bir Akdeniz yağmuru eşliğinde, bilgisayarımın başına oturdum ve hayatın gerçeklerini, duyguları, evlat sevgisini, insan ilişkilerini anlatan uzunca bir yol  hikayesini yazmaya başladım.

     Bilemiyorum bu gece, artık pek genç sayılmayan vücudum uykusuzluğa direnebilecek ve parmaklarıma sonsuz bir hoşgörü göstererek, yaşadığım bu bana göre ilginç hayat kesitini yazıya dökmesine izin verecek mi?

     Sanıyorum ki, evladı olanlar, ondan uzaklarda yaşamak zorunda kalanlar, ya da anne-baba sevgisinin tarifini, daima var olmasına rağmen henüz yüreklerindeki bir yerlerden bulup çıkaramayan ve bu durumun vereceği hazzı tadamayanlar, bu hikayede kendilerinden bir şeyler bulacaklardır.

     8 Mart Pazar gününün yarısı, her zaman yatığımız gibi yine fabrikada, işimizin başında geçti. İkindi zamanlarında ancak ilçeye dönebildim ve eşimin tavsiyesine uyarak fırınımızdan üç adet sıcacık lavaş ekmeği alarak evin yolunu tutum. Aslında iş yerinde yemek servisi vardı ama, en azından tatil gününde, gündüz gözü ile beraberce bir sofrada toplanalım ve hoş sohbet eşliğinde yemeğimizi yiyelim diye düşündüm, karnımı evimde, ailemle birlikte doyurmaya karar verdim.

     Gerçekten güzel yemekler getirdi hanım sofraya ve saat 17.00 sularında afiyetle karnımızı doyurmaya başladık dürümlerimizle. Henüz birkaç lokma yemiştim ki, eşimin telefonu sevimsiz sevimsiz çalmaya başladı. Yeni aldığı bu aletin sesinden hiç hoşlanmıyordum zaten, bir de zamansız çalması canımı oldukça sıktı, ‘’Kim bu yanlış zamanda telefona sarılan saygısız?’’ diye geçti içimden.

     Her zaman güler yüzlü olan ve bilhassa yemek saatlerinde soframızı hoş sohbeti ve şakaları ile şenlendiren eşimin yüzü, telefondan işittiği ilk cümlelerle birden asıldı. Arayan büyük kızımdı ve iki gözü iki çeşme ağlamakta, bunalıma girmekte olduğundan yakınmaktaydı annesine.

     Aslında onun böyle yakınmaları çok sık olurdu ama, bu kez iş gerçekten ciddi görünüyor, durumun vahameti annesinin telaşlı ve çaresiz bakışlarından belli oluyordu. Elindeki lokmayı usulca masaya bıraktı, ağzındakini de bin güçlükle yutabildi, gözlerinden şakaklarına doğru bir küçük göz yaşı damlası süzülüp gitti.

     Elinden geldiğince, dilinin döndüğünce, ana yüreğinin olanca hassasiyetini taşıyan titreyen sesiyle  bir şeyler anlattı kızına, yatıştırmaya çalıştı ama, iş telefonla halledilecek boyutu çoktan aşmış gibi gözüküyordu. Genellikle anne kız görüşür, işlerine beni karıştırmazlar, olayları kendi aralarında yoluna koyarlardı ama, bu kez fazlaca çaresiz kalmış, ya da kızımız gerçekten  bunalıma girmiş olduğunu fark etmiş olacak ki, ilk kez telefonu bana uzattı, dumanlanan gözlerinin derinliklerinden çıkarıp gönderdiği güven dolu bakışlarının ardından,

     -Bu iş beni aşıyor, lütfen bir çare bul bey!’’ diye fısıldadı.

     Ben de aklıma gelen birkaç güzel söz ile kızımı avutmaya, yol göstermeye, sakinleştirmeye çalıştım, hayatın zorluklarından, insanlarla ilişkilerin zahmetli ve sabır gerektiren olaylar olduğunu anlatım ama, olay gerçekten telefonda çözülecek gibi gözükmemekteydi. İşin kötü tarafı da elimizden, birkaç güzel söz söylemekten başka bir şey gelmiyordu.

     Eşim biraz daha dil döktü, sakin olmaya, sabırlı olmaya, dayanıklı olmaya gayret göstermesini istedi ve telefonu kapadı. Canımız çok sıkılmış, yemeğimizin de tadı kaçmıştı. Eşimin gözlerindeki damlanın kurumasına izin vermiyordu duyguları ve sessiz sessiz ağlıyordu uzaklardaki kızının bu mutsuz haline, bir taraftan da çare arar gibi gözlerimin içine bakıyordu.

     Mutfak penceresinden gözüken ve her akşam yemeği için sofraya oturduğumda, büyük bir zevkle üzerinden güneşin batışını seyrettiğim, batı istikametinde uzanıp giden ve İskenderun Körfezi ile aramızda olanca sevimliliği ile uzanan alçak tepeleri, birkaç gündür göklerimizi istila eden toz bulutunun sevimsizliği eşliğinde yalayıp geçti yine bakışlarım ve her zaman yaptığım gibi, ani bir karar verdim eşime dönerek;

     -Kalkın!...Erzurum’a gidiyoruz!...dedim.

     Tüm aile fertleri şaşkın şaşkın yüzüme baktılar ama, böyle ani çıkışlarımın asla dönüşü olmadığını çok iyi bildikleri için, soru sorma gereği duymadan sofradan kalkıp, gerekli hazırlıkları yapmak için odalarına yöneldiler. Böyle ani kararları çok çabuk uygulamaya koyarım ve genellikle de çok asabi olurum. Bizimkilerin hemencecik hazır olacaklarını bildiğimden, ben de zaman geçirmeden giyindim, arabayı uzun yola çıkacak hale getirmeye indim.

     Zaman kaybetmedik. Bir saat içinde her şey hazırdı, gerekli yerlere telefonlar edilmiş, araba düzenlenmiş, araç zinciri ve kalın giyecekler gibi kışlık aksesuarlar yerli yerine yerleştirilmişti.

     Akdeniz Bölgesinde yaşamak insana kış mevsiminin bazen çok sevimsiz olabileceğini unutturuyor ama, bizler, bu konuda gerçekten çok tecrübeli insanlardık. En azından hayatımızın son 6 yılını İç Anadolu bölgesinde uzanan bozkırların, dayanılması zor ayazını tadarak geçirmiştik.

     Oğlum, okulundan ayrı kalacağı için üzüldü ilkin biraz ama, karlarla dolu bir memlekete gideceğini öğrenince, hele de kar görmeden geçirdiği bir kış mevsiminin nihayetinde, yeniden kar topu oynayabileceğini, kayak kayabileceğini duyduğunda çok sevindi. Botları, eldivenleri, kalın kazakları, kışlık neyi var ise alıp getirdi dolabından.

     Saat 18.00 sularında yola çıkmıştık. Hava ve yol durumunu öğrenebilmek için haber kanallarını aradık önce radyodan, sonra da haritadan kendimize uygun bir gidiş güzergahı seçmeye çalıştık.

     Malatya-Elazığ-Bingöl-Erzurum güzergahı yakındı (yakın dediğimiz, hiç mola vermeden 10 saat kadar) ama, hem gece yolculuğu yapacağımızdan, hem hava raporlarının çok iyi gözükmediğinden, hem de terör olayları nedeni ile çok güvenli olmayacağını düşündüğümüzden, kendimize daha uzun olan K.Maraş-Sivas-Erzincan-Erzurum  yolunu izlemeye karar verdik.

     Böylece, belki de hayatımızın en zor geçecek seyahatine, ilk kez biraz korku, biraz endişe, biraz da heyecanla başlamış olduk. Tüm bu duygularımızı birbirimize belli etmiyorduk ama, her birimizin yüreğindeki sevgisi tarifsiz büyüklükte olan kızımızın, hayat mücadelesinde içine düştüğü çıkmaz durumu çözümlemek, karanlıklarını aydınlık kılmak, ümitsizliklerin yerine yeni ümit tohumları ekebilmek ve hayatını mutluluk esintileri ile renklendirebilmek düşünceleri ile doluydu aklımız.İşte bu nedenle de, durumun vahametine aldırmayarak, karanlığın belirsizliğine doğru aracımızı sürüp gittik.

(Devamı var)

uzakdost-mart 2009-Antakya

Yorum (32) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Arada oturup yazarsınız işte...İçinizdeki bir meçhulden gelen sese kulak verirsiniz...Yazmasına yazarsınız da,sonra dönüp bakatsınız ki, kendinizi yazmışsınızdır...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

  • Doga Hikayeleri
  • Gezi Yazilari
  • Gonul Yazilari
  • Hikayelerim
  • Siirlerim
  • Yasanmis hayat hikayeleri
  • Arkadaşlarım

    siirimsilerle
    belinayla
    meraldiren
    neslinursema3
    hazanmevsimi
    sarmasikgullerim
    cigdemyavuz
    erkanezgi
    sevgicicegii
    ppencerem
    emelsen
    biryudumrenk
    gulcinkuju
    duygularinsairi
    ayten
    kkardelen2
    sessizciglik1
    SessizSenfoni
    benpacella
    36069
    mesale
    ilknur1959
    kapalikapilar
    diloylo
    jadore
    hasret12378
    aydakiben
    huzunbazz
    sercen
    feminist1725
    Romantikmeyhane
    kirmizigullerim
    yagmurtuana
    sariakasya
    nursalkimi
    bennns
    safiira1
    ABE98
    mervecan
    mavikoridor
    karakizbafra55
    nekin
    giz
    meneksesevdam
    arzununpenceresinden
    bizimada
    missing86
    casablanka
    maksude
    NuRuN
    guldestee
    sertalpbilal
    matrakiye
    lameker
    busecegunler
    06bu
    sevgicerenkler
    tumguzellikler
    vezirhan
    bendesaklisin
    mavismor
    blogperisi
    00yedi
    bilgul
    annekedi
    banagore1
    agapasa21
    gerceksevda
    nun
    ruhlargemisi
    turkanzeybek
    webtc
    hamdivehusnucan
    elifceyasam
    Karya35
    incesan
    asikatularabiyye
    rufeydem
    doymadimsana
    Runya
    akgunkaya
    dolunayayazi
    demint
    muspar
    nilaycan
    ayazdaikiyurek
    veridiski
    amozonik
    gizledigimzindanmasallari
    cizgifilmoyunlari
    virginia
    gercekdostlar07
    yardanuzak55
    ogrenmeaski
    siiringozyaslari
    o0nas0o
    zordasukunet
    aksitabraxas
    sevgiyleyolculuk
    gulyabangulum