Bir gün, bırakıp gideceğim bu şehri... Yine, çocukluğumun, dorukları sislerle kaplı anaç dağlarına, berrak ve serin suların oynaştığı küçük derelerine...
Denizine dalga dalga, gecesine yıldız yıldız,
suyuna, toprağına, çiçeğine, taşına...
Alıp gideceğim gönlümü bir gün,
içinde sunaların oynaştığı, sessiz bir pınar başına...
Bir gün,
alıp başımı gideceğim bu şehirden.
Gittiğim yerlerde,
özgürce şarkı söyleyecek rüzgarlar...
Bulutlar beyazın en güzelinde, en tatlısında
ve pamuk şekeri kıvamında olacak.
Salacağım bakışlarımı enginliğine gök mavinin,
ruhuma sonsuzluğun tarifsiz huzuru dolacak.
Ben,
bir gün gideceğim bu şehirden. Yağmurların kendince çisil çisil ağlayışı,
çamurlu sokaklarda damlacıkların oynayışı
ve hartama damlarında bir mahzun beste,
tebessümüm olacak o kaçınılmaz son nefeste.
Ben,
gideceğim bu sevimsiz şehirden.
Ağaçlarım olacak şairin hür çizdiği,
ormanlarım olacak , kardeşçe sevdalı.
Ne para isterim, ne pul, ne şan şöhret,
taç olsun başımda yeter, bir küçük defne dalı.
Ben,
gideceğim bu şehirden.
Seherimde olmayacak gölgesi gökdelenlerin,
yakamozlar gezinecek ayak uçlarımda.
Selam söyleyeceğim martılarla güneşe,
enginlerinde gemiler süzülecek bakışlarımın.
Aç ise aç, tok ise tok olacağım,
bir lokma olsa bile, ekmeğimi komşumla bölüşeceğim...
Her sabah ve her akşam huzurum olacak bir tek selamı,
Yeni, tap taze ve sevimsiz bir Pazartesi günü daha.
Yılın en çok sevdiğim mevsiminde ve ayındayız oysa.
Bu Mayıs ayına, çocukluğumdan beridir nedenini bilmediğim bir ilgim ve sevgim vardır.
Tüm hayatımın, tüm yaşayacağım günlerin, Mayıs günleri gibi canlı, hareketli, heyecanlı, sevimli geçmesini hayal etmişimdir hep.
Mayıs ayını severim işte.
Hiç zamanını şaşırmadan, dünya yaratıldığı günden beri, canlı cansız tüm varlıklarla olan randevusuna her seher sonrası ağır ve mağrur adımlarla yürüyen,üşüyen yüreğimizi ısıtan, korkularımızın gizlendiği karanlıklarımızı aydınlatan, yalnızlıklarımızda yüzümüze gülümseyen, ruhumuzu okşayan ve tüm bu saydıklarımızı da, Mayıs ayında bir başka güzellikte, sevimlilikte sergileyen güneşini severim...
Yağmurunu, kanı deli çağların sevdaları gibi kısa süreli ama, her damlasında hayat iksirinin sihrini barındıran, gelişi gibi gidişi de ansızın, selamsız sabahsız, saçlarımı, gözlerimi, yanaklarımı, ruhumu ıslatan yağışlarını severim.
Her gelip geçişlerinde Mayıs mavisi göklerimizin enginliğinden, bir soluklanıp da arada alçak ufuklarında bozkırın, belki az hüzünlenip de çaresizliğine çorak tepelerin, zamansızağlayan yorgun ve yalnız bulutlarını severim.
Kuşunu, böceğini, karıncasını, kelebeğini, çiçeğini, yeşilini, adını severim...
Yaşadığımı anlarım Mayıs ta, insan olmanın tadını severim.
Yazın sıcağında, hazanın yorgunluğunda, kışın soğuğunda, ayazında sayfa sayfa, şiir şiir, hiç durmadan çağlayan bir nehir misali yazdıktan sonra, bu güzel mevsimde İlhami ile ayrı düştü yollarımız, dağarcığımızdaki kelime pınarımız kurudu.
Bu sıkıcı ve sevimsiz günde ne yazsak,sayfayı nasıl yenilesek diye düşünürken kara kara, sağ olsun, sevgili www.blogcu.com/zeynaa yetişti imdadımıza, bir sobe yazısı ile ufkumuzu açtı, üç beş cümle toparlayabilmemize vesile oldu.
Bu sobe yazılarını çok sevdiğimizi söyleyemeyiz ama, sevgili Dilara’yı da kırmak olmaz, zira kendisi henüz 12 yaşında, genç bir blog arkadaşımız.
Onun planladığı ve arzuladığı biçimde yazalım içimizden gelenleri.
Umarız makbule geçer...
A...Hayatımda en çok korktuğum şey, bir anlam kargaşasına yakalanmak, ifade edilmek isteneni yanlış anlamak, ya da anlatmak istediğimin yanlış anlaşılmasıdır. Yaşamayı mutlu, ya da mutsuz kılan en önemli sebeptir bu yanlış anlaşılmak,ya da yanlış ifade etmek. Önemli bir konu.
B... Uzun bir zaman oldu blog sayfaları ile tanışalı. Yıllar boyunca içimizde birikenleri resmettik buralarda, kendimize benzeyen, kendimiz gibi düşünen, kendimiz gibi hisseden dostlar edindik, onlarla çok şeyleri paylaştık.Kelimeler aracılığı ile gülümsedik birbirimize karşılıklı, kelimeler aracılığı ile ağlaştığımız da oldu. Normal hayatta çevremizdekilere anlatamadığımız çok şeyi buralarda anlattık, belki de hiç doğmadan, bizimle beraber ölmeye mahkum duygu ve düşüncelerimiz hayat buldu bu sayfalarda. Çok güzellikler, inanılmaz arkadaşlıklar yaşadık bu renkli sayfalarda. Buralardan, dolayısı ile gönlümüzden kopup giden ama,asla unutmadığımız, ilk günkü gibi yüreğimizde hala cap canlı yaşattığımız dostlarımız da oldu. Diliyorum hepsi sağlık ve sıhhattedir.
C-Ç...Çare...Önemli bir konu...İnsanların bir çoğunun aradığı, kiminin erken, kiminin geç bulduğu, kiminin de asla bulamadığı bir gizem. Her ne hal olursa olsun, asla aramaktan vazgeçilmemesi gereken bir olgu.Mutsuzluluğu bir çırpıda mutluluğa çevirebilecek sihrin tarifi...Boşuna dememiş atalarımız,’’Ölümden başka her şeyin çaresi vardır’...’’ diye...Her zaman akılda tutulması gereken bir söz.
D...Tanrı’nın, doğup büyüdüğüm yöreye cömertçe bağışladığı yeşilin güzelliğine vurgun olmamdan mıdır nedir bilmiyorum ama, doğaya karşı aşırı bir ilgim var. Bu sayfalarda insanların bir çoğu sevgi, aşk, psikoloji, sosyoloji konularını işlerken, benim yazılarım genellikle doğa üzerine kurgulanmıştır. Ya da doğanın güzellikleri hep ön planda tutulmuştur. Bu, şüphesiz insanın elinde olan değil, içinden gelen, iradesi dışında gelişen bir durum. Doğayı sevmenin çok güzel bir şey olduğunu, insanın yaşamasını anlamlı kıldığını düşünüyorum.
E...Bir serin rüzgarın esişini çağrıştırıyor bana E harfi. Bir hafif sabah meltemi mesela. Gün doğumunda, usul usul eser, üşütmez insanı, alıp götürür duygularınızı, düşüncelerinizi uzak diyarlara. Ya da hatıraların derinliklerinden söker getirir bir unutulmuşluğu, bir güzel anıyı taşır düşüncelerinize, dudaklarınıza hafif bir gülümseme bırakır geçer sevimli esintisi ile. Bazen de Karayel olur, Poyraz olur, öfkelerinizi kusar hayata, isyanlarınıza tercüman olur, söker alır yetim duygularınızı yüreğinizden, dağların doruklarına çarpar, serseri dalgalarında boğar denizlerin, rahatlarsınız.Severim rüzgarı...Hem nazlı Meltem’ini, hem delikanlı Karayel’i, hem sırdaşım,arkadaşım,yoldaşım Poyraz’ı...
F...Bundan yıllar önce, lise birinci sınıfta, biyoloji hocamız vardı,Fevzi Bey...Şimdi nerelerde bilemiyorum, kulakları çınlar inşallah...Bana Biyoloji dersini sevdirmişti. O dersteki başarılarımı çok kısa zamandan diğer derslere de sirayet ettirmiş, o zamana kadar vasatın altında bir öğrenci iken, onun sayesinde liseyi derece ile bitirmiş ve o hızla istikbalimi kazanma başarısını göstermiştim. Bu F harfi ile ilgili bayağı zorlandım bir şeyler yazmak için, sonunda sevgili Fevzi Hocamı anmama vesile oldu.Mutluyum...
G...Dünyada sadece Türk dilinde anlamı vardır gönül kelimesinin.Küçücük, sadece beş harften oluşan ve iki seste ağzımızdan çıkan bir kelime bu ama, taşıdığı anlamın büyüklüğünü anlatmak gerçekten oldukça zor.Bu küçük kelimenin içine ne çok şey sığdırabiliriz, ne çok konuya başlık yapabiliriz onu. Sevmelerimizde vardır, şiirlerimizde vardır, şarkılarımızda vardır, dostluklarımızda, arkadaşlıklarımızda, tüm beşeri ilişkilerimizde baş aktördür.İsimlerimizde vardır,dileklerimizde yer alır.Önemli kelimedir Gönül... Allah gönlüme göre vermiş, eşimin adını da Gönül koymuş...Şanslıyım...
H...Şimdi çoğunuz tebessümlerle okuyacaksınız bu bölümü ama, her Karadeniz’li gibi, ben de H harfi ile başlayan en önemli varlığın Hamsi olduğunu düşünüyorum. Bizler gibi, denizin lacivert suyuna sevdalı insanların vazgeçilmezidir Hamsi...Hayatımızın önemli bir rengidir.
I-İ...İlgün,İlay ve İlbey... Çocuklarımın isimleri...Bu İ harfine özel bir ilgim var bu nedenle. İlk ikisi oldukça büyüdüler, genç kızlar oldular artık... Diğerine gelince, Allah yardımcımız olsun diyoruz, başka da bir şey söylemiyoruz. Gerisini siz varın anlayın artık.
J...Amcamın kızı var ekmeği ile meşhur olan Trabzon’un Vakfıkebir ilçesinde. Bu vesile ile uzun süredir görmediğim Jale Hanıma da selamlarımızı gönderelim.
K...Kelimelerin sihrine inananlardanım ben.Eğer gönülden sökülüp geliyorlarsa, eğer gerçek duyguların tercümanlığını yapıyorlarsa,eğer hayatın kirlerine bulaşmamış,çirkinliklerini tatmamış,sevgisizlikleri rehber edinmemişlerse, kulak verin derim her zaman onlara...Yüreklerin sesidir kelimeler, hayatın güzelliklerini fısıldarlar kulaklarınıza. Bazen şiir olurlar, bazen şarkı, bazen ağıt, bazen mahcup bir iki bukle söz...Gönülden gelip, başka gönüllere giden, bazen mazlum, bazen yorgun, bazen heyecanlı, bazen de gülümseyen yolculardır kelimeler...Bazıları konaklarlar gönlümüzde, bazıları da başka gönüller ararlar soluklanacak...Hep yolunu gözlediğimiz, hep özlediğimiz, hep beklediğiğimiz yocumuzdur kelimeler.
L...Sezen Aksu’nun seslendirdiği o güzel şarkıyı mırıldanmışım farkında olmadan L harfine gelince...’’Lale devri çocuklarıyız biz, zamanımız geçmiş!...’’Belki geçmiş zamanımız ama, şöyle arkamıza dönüp bakıyorum da, çokça da kötü geçmemiş hani. Belki acılarımız çok oldu ama, kendimizce mutlulukları da yakalayabilmişiz, gülümseyebileceğimiz olayların içinde olabilmişiz. Geleceğimize de karamsar bakmıyoruz, ümitlerimizi çokça biriktiriyoruz yüreğimizde.Daha ne olsun?
M...’’Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş!...’’ diye bir atasözümüz vardır hani. Memleket özlemini anlatır, özlemlerimizde yüreğimize avuntu olur. Sanıyorum duygusallığı fazla olan insanlarda bu özlem daha fazla kendini gösteriyor, yaş da kemale erdi mi toprak çekiyor insanı, alıp başınızı gidesiniz geliyor doğduğunuz topraklara. Sözünüzde, yazınızda, şiirinizde, şarkınızda daha bir başka, daha bir anlamlı, daha bir duygusal dile getiriyorsunuz memleket özlemini.Çocukluğunuzun sokaklarını, evlerini, ağaçlarını, yağmurlarını, üşümelerini, insanlarını daha çok arar oluyorsunuz. Dilerim Tanrı’dan, başımız toprağa değmeden, hayallerimizin küçük de olsa bir bölümünü yaşatır bizlere...Genç arkadaşlarımın da, memleketlerinin kıymetini bilmelerini diliyorum.
N...Bu gün ninemi aklıma getirdi bu N harfi...Allah rahmet etsin diyorum.Ufak tefekti ama, gerçekten çok çevik ve çalışkan bir köylü kadını idi.Onunla sohbet etmek, çalışmasını izlemek, beraberce inek gütmek, tarlayı çapalamak, sebzeleri sulamak, mısır ekmeği pişirmesini seyretmek, elinden taze ayran içmek ne güzeldi. Çocukluğumun unutamadığım renklerinden biridir ninem. Yakında onun tatlı dilinden dinlediğimiz ve çocuk aklımızın bir köşesine yerleştirdiğimiz, bu güne kadar da ilk günkü tazeliği ile ve özenle sakladığımız bir acı hikayeyi, kendi üslubumuzca genişleterek, bölümler halindesizlerin beğeninize sunacağız.
O-Ö...Özlem...Ne çok özlemlerimiz vardır, ne çok kavuşma hayalleri kurarız, ne çok o kavuşma gününün yaşatacağı muhtemel mutluluklar ile, peşinen, sadece hayallerimizin gölgesinde tebessüm toplar dudaklarımız.Sevgiliyi özleriz, anneyi, babayı, dostu, arkadaşı, kardeşi, çocuğu, memleketi, ağacı, çiçeği,böceği, dereyi, denizi, dağı...
Güneşin doğuşunu özleriz bazen, bazen de gömülecek toprağı...
P...Burada hep duyygulardan, dostluklardan, insanlıklardan, sevgiden, mutluluktan bahsediyoruz ya, aslında her şeyin başının para olduğunu hepimiz biliyoruz. Para olmadan hiçbir şey olmuyor maalesef. Bir zamanlar suyun bile para ile satılacağını söylerlerdi de gülüp geçerdik. Oysa günümüzde nerde ise soluk almak bile parayla olmuş artık. Tüm güzelliklerin üzerine düşmüş paranın gölgesi. Dostluklar, arkadaşlıklar, hatta evlilikler bile paranın akışına göre kuruluyor,yıkılıyor. Tebessümlere para yön veriyor, göz yaşlarına da. Hayatın tek gerçeği olmuş, hükümdarlığın tadını çıkarmakta.
R...Ne güzeldir, büyük bir ressamın hoş bir resmini seyreder gibi hayatı seyredebilmek. Öyle kolay iş değildir ama. Seyretmesini bilmek, bakacağın açıyı güzel tespit etmek, zamanını, mekanını, objesini iyi kurgulamak gerekir. Hayata, hayat resmine, sadece bakmak için değil de, görmek, ondan bir şeyler çıkarabilmek, gönüle ve akla yerleştirebilmek gayesi ile bakmalı. Bu resmin içinde öyle keşfedilmemiş güzellikler var ki, her biri bir çift göz, bir sevgi dolu gönül tarafından bulunmayı, sevilmeyi, ilgi gösterilmeyi beklemekte. Mutluluğun sırrı belki de buradadır...
S-Ş...Bu sayfanın yazanını uzaklardaki dostunuz diye tanırsınız sizler, gönüllerinizde öyle yaşatırsınız ama, o aslında S harfi ile başlayan bir isime sahiptir. Rahmetli dedeciğim,(ki ben doğduktan kısa bir süre sonra vefat etmiş) bir Türk büyüğünden esinlenerek takmış bu ismi, ‘’onun gibi büyük adam olur inşallah!...’’ diyerek kulağıma okumuş ilk ezanı. Olabildim mi? Büyük olamadım belki ama, onun mesleğine yakın bir meslek sahibi olabildim. Sanırım dileği yerine gelmiştir.
T...Müziğin her çeşidini sever ve zevkle dinlerim ama, bir başka değeri vardır yüreğimde türkülerimizin.Boşuna dememiş Bedri Rahmi Eyüboğlu;
‘’Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası ayak seslerinden tanırım. Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım.”
Türkülerde yaşamak bazı yaşanamamışlıkları, türkülerde söylemek bazı söylenemeyenleri, türkülerde dinlemek bazı duyulmak istenenleri.Velhasılı türkülerle beraber olmak, türkülerle beraber soluklanmak, türkülerle hayatı seyretmek güzel şey.
U-Ü...Ümit, yaşantımızı sürdürebilmemizin en önemli nedeni. Karanlıklarımıza doğan güneşimiz, yalnızlıklarımızda söyleştiğimiz,dertleştiğimiz binlerce yıldızımız... Hüzünlerimizde elinden tuttuğumuz, omzuna başımızı yasladığımız...Ağlamalarımızda göz yaşlarımızı silen mendilimiz, korkularımızda sığındığımız sıcacık kucak...Kayboluşlarımızda yol gösterenimiz, pusulamız,deniz fenerimiz...Düşüşlerimizde kaldıranımız, yorgunluklarımızda sırtına alanımız, geleceğe azimle,gayretle taşıyanımız...Mutsuzluklarımızı mutluluk renkleri ile boyayan ressamımız...Acılarımızı gülümseyen şarkılarla unutturan gizemli ozanımız....Gönül yaralarımızın gönüllü tabibi...Bu kısacık hayatımızdaki en önemli,en vazgeçilmez, en candan dostumuz....Her şeyimiz...Ümidimiz...
V...Her şeyin bir vuslatı var.Sevdaların, hüzünlerin, mutlulukların, mutsuzlukların, hayatın... Önemli olan, o ana eriştiğinde insanın, arkasına dönüp baktığında, geride güzel bir şeyler bıraktığını görebilmesi, kendisi için ağlayan gözlerin, üzülen gönüllerin olduğunu fark edebilmesidir. Sevgi dediğimiz mirası, hayatın vuslatına erdiğimizde, mirasçılarımıza bırakma imkanı tanısın bize Tanrı’mız diliyorum.
Y...Yazı yazmak, hayatın bir noktasında, zamanın her hangi bir köşesinde, duygularınızı, düşüncelerinizi, gördükleriniz, duyduklarınızı, ümit, ya da hayal ettiklerinizi, pişmanlıklarınızı, arzuladıklarınızı kaleme almak, onları böylece ebedi kılmak, hem zamanımızda, hem de gelecekte insanların okuyabilmelerine zemin hazırlamak güzel bir olay. Yazıdaki konu çok da önemli değil bence. Sizden, yüreğinizden bir şeyler olsun içinde, yüreğinizden söküp çıkardığınız kelimelerden,cümlelerden oluşsun yeter. Size ait olsun yeter bence...Güzel bir olay yazmak...
Z...Zaman, bir durdurulamayan akış. Ne çok isterdim avuçlarımda tutabilmeyi onu, dilediğimde akıtabilmeyi damla damla su misali, dilediğimde yüreğime hapsedebilmeyi. Mutlulukları taşıyan anları yavaşlatırdım, aheste yürüsün isterdim dakikalar tebessümlerle bezendiklerinde, acılar ise rüzgar misali geçip gitsin isterdim hayatımdan, durmasın,duraklamasın düşüncelerimde,duygularımda....Sevdalarımda konaklamasınlar isterdim.
Uzunca bir yazı oldu...
Yorucu da oldu hani...
Sanırım sevgili Dilara’nın arzusunu yerine getirmiş olduk böylece...
Karasal iklime alışık olmayanlar için gerçekten zor günler yaşamaktayız Ankara'da; Nisan'ın son günleri soğuk ve sıcağı kol kola ağırlıyor, baharın güzelliklerini yudumlamaya gayret gösterdiğimiz, doğanın heyecanını en küçük ayrıntısına kadar tatma telaşına düştüğümüz bu güzel zaman diliminde, hasta olma tehlikesi de olanca ciddiyeti ile realitesini koruyor.
Hava sıcaklığında saat başı değişmeler yaşanıyor, güneşin bulutlar arkasına gizlenmesi, ya da bir kuvvetlice bir rüzgar esmesiyle, baharın o hoş serinliğinin keyfini çıkarırken, birden Şubat üşümelerine kapılabiliyorsunuz.
Gök yüzünün mavisi ile bulutların grisi, amansız bir mücadele içindeler sabahın erken saatlerinden şu ana kadar, bu yazıyı kaleme aldığımız öğle saatlerinde de henüz bir üstünlük sağlayabildikleri yokbirbirlerine. Yakaladığı her küçük fırsatta, güneş olanca güzelliği ve sıcaklığı ile doluveriyor pencerelerimizden odalarımıza, yüreklerimizi ısıtıyor.
Bu gün öğle yemeğinden sonra, hiç yapmadığım bir şey yaptım ve iş yerimin hemen yakınındaki Mogan Gölü'ne doğru bir yürüyüşe çıktım, düşüncelerimi, duygularımı alıp yanıma, öyle sere serpe gezindim ellerimim ceplerimde.
P.tesi günleri genellikle kuru fasulye, ya da nohut pişirir bizim aşçı İlhami Usta vegerçekten de oturarak sindirmesi oldukça zor oluyor bu tür yemekleri. Bu serin havada yürüyüş yapmak güzel oldu. Hem kendimi dinledim, hem temiz havayı soluklandım, hem doğayla söyleştim, dertleştim kendimce. Kuşların sesine kulak verdim, çimenleri inceledim, kır çiçeklerinin güzelliklerini seyrettim, yeşilin insanı dinlendiren ahengine bıraktım bakışlarımı, ayaklarıma kırlarda yürüyüş yapmanın zevkini tattırdım.
Gölün, kara ile birleştiği, sığ su gölcüklerinin oluştuğu, sağı solu sazlıklarla kaplı, güzel bir yeşil alan burası. Her taraf yem yeşil çimlerle kaplı, yeşilin arasından küçücük kır çiçekleri gülümsemekte bakışlarıma. Batağa saplanmamak, çamur olmamak için dikkatli yürüyorum ya, bakıyorum sudan eser yok çimle kaplı alanın zemininde. Geçen yıllarda göl sularının yükselmesi nedeni ile batak olan alan, bu kez suların çekilmesi ile kurumuş ve derin çatlaklarla kaplanmış, üzeri yeşil ve kısa otlarla örtülü ama, aslında bir mahzun kuraklığı yaşamakta. Küresel ısınmadan bu güzel alan da nasibini almış diye düşünüyorum. Şüphesiz Nisan yağmurları sona erdiğinde, susuz kalacak olan bu çayırlar kuruyacak, toprak tüm çıplaklığı ve sevimsizliği ile kaderini yaşamaya devam edecek.
İyice yaşlanmış ve tüm yeşilliğini uzun dallarının uç kısımlarında yoğunlaştırmış yüksek söğüt ağaçlarının taze ve açık yeşil yapraklarının serinliğinden, ayaklarımı çimenlere sürüyerek yürüyorum aheste aheste. Hafif bir rüzgar esmekte batı yönünden, hoş bir serinlik taşımakta yanaklarıma, saçlarımın arasında hoş bir el gibi gezinmekte esinti. Kavak yapraklarının rüzgarla yaptığı dansın da seyrine doyum olmuyor gerçekten. Sessizliği,yaprakların o ahenkli hışırtısı, ayaklarımın altında ezilen çimenlerin ve bu güzel doğayı benimle paylaşmaktan pek mutlu gözükmeyen kargaların sesileri bozuyor.
Tatil günleri insan kalabalıklarını ağırlamaya alışık olan bu güzel alan, gözden uzak, el ele, göz göze, gönül gönüle,sevginin güzelliklerini yaşamaya çalışan bir genç çifte ev sahipliği yapmakta haftanın bu ilk gününde. Onların bulunduğu yöne gitmiyorum, içinde çokça kuş sürüsü barındıran sazlıklara doğru yöneliyorum. Etrafımızı saran düz ve ağaçtan yoksun arazi, yeni yeni büyümeye başlayan buğdayların kısacık, göze oldukça hoş gözüken yeşilliği ile kaplanmış. Manzara o kadar etkiliyor ki, çocuklar gibi koşup oynaması, yatıp yuvarlanası geliyor insanın bu yeşilliğin içinde.
Nedendir bilemiyorum, etrafımızı sarıp sarmalayan bu yeşilliğe karşı, sazlıklar sarının sevimsizliğine bürünmüş, kurumuş durumdalar. Belki de zamanı değil yeşermelerinin, belki de sus çekildi eteklerinden, doğa ölümün realitesini sergilemekteler bakışlarımıza.
Canım sıkılıyor, karşı bölümdeki söğüt ağaçlarına doğru yöneliyor, değişik bir güzergahtan geriye dönüyorum. Bakışlarım ayak uçlarımda, dikkatim yaşama çabasındaki bu küçücük bitkilerde, ağır ağır yol alıyorum. Ara sıra da eğilip, bu yeşillik denizinin arasına, inanılmaz güzellikleri ile serpiştirilmiş olan değişik renkteki küçücük kır çiçeklerini topluyorum. Normal zamanlarda hiç dikkatimizi çekmeyen ve ayaklarımızın altında ezilip giden bu küçük çiçeklerin, aslında ne kadar güzelliklerle süslenmiş olduğunu, ne kadar göze hoş gözüktüğünü hayretle fark ediyorum.
İşte papatyayı andıran, çiçeklerinin açılmış durumdaki çapı en fazla 1,5 cm olan, kırmızı yapraklı bir bitki. Sapıyla toplam boyu 5-6 cm. Tarifi mümkün olmayan bir güzel kırmızı ile kaplı yapraklarının iç kısmı.Dış kısmı biraz daha açık, tohumları sarının en güzelinde. Ortadaki siyakh bölüm çiçeğin güzelliğini tamamlıyor.
Pembenin her tonlarını taşıyan,bir merdiven misali ardı ardına dizilerek, göğe doğru yükselen, ama boyu oldukça küçük olan bir güzel çiçek daha. Aslan ağzına benzeyen çiçeklerinin alt ve üst yaprakların, pembeyi tamamlayan değişik renkteki benekçiklerle donatılmış. Ortasından uzanan iki beyaz sapın hemen uç kısmının altına yapışık duran sarı,turuncu renkteki tohumları, gerçekten harika bir görünüm kazandırıyor bu küçük canlıya.
Sarı, beyaz, mor, pembe,mavi... Küçücük ve inanılmaz güzellikte bir çok kır çiçeği...
Kendim sigara kullanmıyorum ama, misafirler için devamlı bulundurduğum bir kül tablam var.Onu temizliyor, içineaz miktarda su koyuyor, bu küçücük çiçeklerin hemen ölmemeleri için, kendimce tedbirler alıyorum.
Odama dönüp, yazıma başladığımdan az bir zaman sonra, şiddetli bir rüzgar eşliğinde, sıkı bir dolu yağıyor ve hemen ardından hava tekrar açıyor.
Arka bahçedeki küçük kiraz ağacının çiçeklerinin döküldüğünü zannediyorum bu doludan ve üzülüyorum. Altı yıllık mesai arkadaşım benim o küçük kiraz ağacı ve inanılmaz bollukta meyve üretiyor her yıl. İşçiler dallarını kırmasa meyve yiyeceğiz diye, inanın bir çok insanı kiraza doyuracak bereketlikte ürün verecek her yıl ufak tefek görünümüne rağmen.
O, 23 Nisan yazısının sevimsizliğinin üzerini, doğanın sevimliliği ile örtelim istedim bu gün dostlar.Bilirim, çoğunuz gürültülü, karmaşık,insanı yoran şehir koşullarında devam ettirmektesiniz hayatınızı. Biraz yeşil, biraz çiçek, biraz doğa iyi gelir sizlere de diye düşündüm.
Umarım faydalanırsınız...
Not: İlknurca'nın isteğini yerine getiriyor ve yazıma konu olan alanın resimlerini yayınlıyorum.
Hatıralarımızı yokladığımızda, çocukluk günlerimize doğru bir sevimli yolculuğa çıktığımızda düşüncelerimizde, muhakkak 23 Nisan Çocuk bayramlarından bir enstantaneye yakalanacağız, bir tatlı tebessüm gelip oturacaktır dudaklarımıza.
Küçük bir sınıfın, küçücük pencerelerine, küçücük ellerin renkli kağıtlardan yaptığı merdivenlerin, çapraz, ya da sarkık bir şekilde bağlandığını, aralarına da bir yüzü ay yıldız, diğer yüzü Atatürk resmi ile süslü kağıttan imal edilmiş al bayrağımızın asılışını hatırlarız.
Rengarenk balonlar, bir gün önceden bahçelerimizden koparıp hazırladığımız ve en çok kim getirecek diye yarış ettiğimiz, kokusundan her zaman ayrı bir haz duyduğumuz, belki de bayramlarla özdeştirdiğimiz defne dalları ile süslenmiş sıralar,merdiven trabzanları,bayrak direkleri...
Hangimiz o gecelerde rahat bir uyku uyuyabildik ki?
Hangimiz o sabahı heyecanla,sabırsızlıkla beklemedik ki?
23 Nisan... Çocukluğumuzun en özel günü...
Bu yazıyı kaleme alıp almamayı gerçekten çok düşündüm. Yazmak mı gerek, yoksa zamanın bilinmezliğinde yok olup gitmesine izin mi vermeli, karar vermekte güçlük çektim.
Blog sayfalarının bir çoğunu 23 Nisan güzellikleri ile dolu görünce, yazmak gerektiğine karar verdim.
Bir oğlum var benim, ilköğretim birinci sınıfta okumakta. Okulunda üç tane birinci sınıf şubesi var, toplam 90 civarında öğrenci öğrenim görmekte.
İki ay kadar önce kaymakamlıktan bir yazı gelmiş, bir kapalı spor salonunda 5-6 kadar okulun beraberce bayramı kutlayacaklarına dair.Bu çerçeve dahilinde de bazı sınıflar gösteri yapmak için hazırlığa başlamışlar, kostümler diktirmişler, günlerce provalar yapmışlar.
Çocuklarda bir sevinç, bir heyecan.... Anlatmaya gerek yok, her birimiz yaşadık zaten o günleri... Her biri sabırsızlıkla 23 Nisan’ı beklemekte, benim oğlan takvim yaprakları ile yatar kalkar oldu...
Bayrama bir hafta kala, kaymakamlıktan bir haber geliyor, ‘’Kaymakamın işi var, gösteriler kısa tutulsun’’ diye. Bizim çocuklar apar topar gösterilerden dışlanıyor, torpili daha ağır olan sınıflar alınıyor.
Gel de şimdi bu durumu bebelere izah et!... Öğretmenleri bir taraftan ağlar, öğrenciler bir taraftan ağlar sınıfta. Müdür Nuh diyor, peygamber demiyor. Başka bir gün oynarlar diyor ya, o sabahı biz nasıl izah edeceğiz çocuklara, 23 Nisan’da neden evde oturduğumuzu nasıl anlatacağız, bu konuya açıklık getirmiyor.
Veliler çıkıyor odasına, öğretmenler dil döküyor, öğrenciler yalvar yakar oluyorlar, çözüm bulamıyor kimseler.
Bu sevimsiz konuda bir yazı alıyorum kaleme, okul müdürüne, ilçe milli eğitim müdürüne, ilçe kaymakamına gönderiyorum.Açık adresimi ve telefonumu, hatta hangi öğrencinin velisi olduğumu dahi yazıyorum.
Ertesi sabah müdür apar topar evi arıyor, değişmeyen ve değişmesi mümkün olmayan düşüncelerini bir daha anlatıyor eşime. Benim okulu aramamı istiyor, aramıyorum.
Bir gün daha geçiyor, kaymakamlık bir müfettiş gönderiyor okula, konuyu inceliyor ama, müdürle görüşmeleri mümkün olmuyor. İşi çıkıyor, bir yerlere gidiyor okul müdürü, müfettiş velilerle, öğretmenlerle görüşüyor.
Sonra bir haber alıyoruz, tören okulun bahçesinde, bayram sabahı yapılacak diyorlar.
Kalkıp gidiyoruz okula, gösteri yapacak olanlar da, yapmayacak olanlar da, tam takım okulda öğrenciler ve öğretmenleri.Veliler de birikmişler okulun bahçesine, herkesler kendilerine müsait bir yer bulma çabasında.
Biraz sonra bakıyoruz, önce gösteri yapacak öğrenciler ve velileri otobüslere bindiriliyor, sonra da diğerleri yayan olarak okulu terk ediyorlar, spor salonunun yoluna düşüyorlar.
Bir ana sınıfı, iki adet birinci sınıf, bir adet de üçüncü sınıf kalıyor okulda. Kalan sınıfların öğretmenleri, bir müdür yardımcısı, bir de rehberlik öğretmeni gözüküyor etrafta.
İnsanların morali bozuluyor, sınıf öğretmenlerinin gözleri yaşarıyor, veliler öfkelerine hakim olmaya çalışıyorlar, her kafadan bir ses çıkmaya başlıyor.
Öyle kenardan seyrediyorum ya olanları, bakıyorum iş kötüye gidecek, bir garip müdür muavini bırakmışlar, herkes ona yükleniyor, araya giriyorum.
‘’Olayı şimdilik büyütmeyelim.Çocuklar gösterilerini yapsınlar önce!...''’ diyorum.’’Onların nasılsa bir şeyden haberleri yok. Ha stadyum olmuş, ha salon, ha okulun bahçesi. Onlar için hepsi aynı. Yeter ki anne babalarına danslarını sergilesinler!...’’
Hak veriyorlar, töreni başlatıyoruz, çocuklar hazırladıkları oyunları neşe içinde sergiliyorlar. Daha sonra, Atatürk’ün kendilerine armağan ettiği 23 Nisan, Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı’nı kutlamanın zevkiyle evlerinin yolunu tutuyorlar.
Çocuklar neşeli ya, velilerin içi buruk, üzüntü içindeler.
Belli ki bir çoğu ilk kez bu kadar üzüntülü bir 23 Nisan yaşamışlar.
Sevimsiz bir bayram geride kaldı böylece.
Şimdi, Çankaya’nın göbeğinde, Anadolu’nun bir köyündeki herhangi bir ilköğretim okulunda dahi yaşanmayacak bir sevimsizlikte, okula yeni başlamış, ilk kez çocuk bayramı kutlayan yavrulara bu durumu layık görenlerle hesaplaşma zamanı.
Başbakanlık, milli eğitim bakanlığı, valilik, kaymakamlık makamlarına, velilerceçokça yazı gönderildi.
Merakla beklemekteyiz. Bakalım çocukların bayramını çalanlar hakkında ne işlem yapılacak?
Bir gelişme olursa, yazacağım buradan sizlere yine...
Hazan mevsiminin kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı, duygu yoğunluğumuzun iyice fazlalaştığı, dağarcığımızda biriktirdiğimiz kelimelerin, cümlelerin, sonbahar rüzgarlarına kapılan kuru ağaç yaprakları misali, parmak uçlarımızdan klavyemize akmaya ve oradan da hüzün bulutlarının gezindiği siyah sayfamıza doğru aheste aheste esmeye başladığı bir Ekim günü merhaba demiştim blogcuya bir başka isim altında.
İlk yorum üçüncü şiirime gelmişti, cesaret verici cümleler beni yazmaya teşvik etmiş, ilgimin blog sayfalarına yönelmesine sebep olmuştu.
Hazanda düşmüştü yolumuz blog sayfalarına demiştik ya, ilk misafirimiz, ilk yorumcumuz, ilk arkadaşımız, ilk dostumuz da hazanmevsimi olmuştu.
Hazanmevsimi’nden çok şey öğrendik.
İnanılmaz güzellikte dostlukların, arkadaşlıkların, kelimeler sayesinde de kurulabileceğini, sevginin, saygının, insanlığın kelimeler aracılığı ile de hissedilebileceğini, bir klavye tıkırtısı yardımı ile dahi, insanlar arasındamükemmel gönül köprüleri inşa edilebileceğini, görmeden, tanımadan, sesini duymadan, sadece bu parlak cama düşen kelimelerin arkasına gizlediği duygularını tahlil ederek, hissederek, bir insanın gönlünde barındırdığı her bir şeyi anlamayı, paylaşmayı becerebileceğimizi hep ondan öğrendik.
Huzursuz sabahlarımızda, onun gülümseten cümleleri ile gülümseyerek merhaba dedik güne.
Hüzünlerimizde hep o yanı başımızdaydı, onun tesellileri ilekarşı koyduk bir çok sevimsizliğine hayatın.
Neşelerimizi, mutluluklarımızı da yine önce onunla paylaştık her birimiz.
Ne iyi bir insandı, ne çok seveni vardı, ne yüce bir gönüldü o!...
Burada, yorum köşelerinde, insanların anlatmak istediklerini az biraz anlayabiliyorsak, paylaşma ihtiyacı duyduklarınıazıcık da olsa paylaşabiliyorsak, bu hazanmevsimi’nden bizlere kalan tatlı bir mirasın, gönlümüzden küçük yansımasıdır sadece.
Ona çok şeyler borçluyuz, hakkını ödemek gerçekten zordur.
Uzun bir süredir aramızda yok hazanmevsimi...
Biricik oğlu çok hasta...
Dertlerimize, sıkıntılarımıza, hüzünlerimize hep ortak olurdu ya, nedendir bilemeyiz bizlerle paylaşmak istememiş büyük acısını...
Kırılmıştık ya aslında biraz kendisine, arada bir ayak izlerine rastlıyorduk ya dost sayfalarda,çok aldırmıyorduk, kredisi tükenmezdi çünkü yüreğimizde hazanmevsimi’nin...
Bir oğlu var, canı ciğeri, dalyan gibi delikanlı, 25 inde henüz...
Ciğerlerinden rahatsız, uzun süredir tedavi altında, bu yaşlarda ender görülen bir hastalık, anneciği perişan durumda...
Sanıyorum bu günlerde düzeldi durumu biraz, yeni bir operasyonla daha da iyiye doğru seyredecek rahatsızlığı.
Çoktandır yazacak bir konu bulamıyordum, öyle sıradan, sevimsiz, derme çatma yazılarla da karşınıza çıkmak istemiyordum ama, sevgili hazanmevsimi’nin yüreğime ateş düşüren yazısı, beni de bu konuyu yazmaya yöneltti.
İlk arkadaşım o, ilk dostum, ilk kelime, şiir, blog yoldaşım...
Çok geçmiş olsun diyorum buradan ona yine ama, inanın ki elinden bir şey gelmeyen insanların acizliğini yaşamaktayım ve yüreğim acımakta.
Ben Ankara’da ikamet etmekteyim ve yapabileceğim bir şey var ise, hangi şart ve hangi zamanda olursa olsun, ne kadar imkanım var ise, her şeyimle emirlerine amadeyim.
Allah’tan diliyorum;
en kısa zamanda sevgili yavrusu sağlığına kavuşur ve kendisi de özlediğimiz cümleleri ile aramıza döner.
Arada oturup yazarsınız işte...İçinizdeki bir meçhulden gelen sese kulak verirsiniz...Yazmasına yazarsınız da,sonra dönüp bakatsınız ki, kendinizi yazmışsınızdır...