19/11/2007 - Kadın,deniz ve çocuk...

Suyu yararak ilerleyen kayığın baş üstüne uzanmak, oluşan dalgacıkları, sağa sola kaçışan köpükleri, sığ denizin dibindeki siyah renkli kumun üzerinde parıldayan deniz kabuklarını, istiridyeleri, adını bilemediğim bir çok canlının hareketlerini, motor gürültüsünden ürken küçücük balıkların hızlıca uzaklaşmalarını, kayaları bir yorgan gibi saran yosunların oluşturduğu tablo gibi manzarayı seyretmek, denizi yaşamak, denizle kaynaşmak, onu solumak, çocukluğumun tarifi mümkün olamayan, unutulmaz eğlencelerinden biriydi.
Kayığın hareketini sağlayan tek pistonlu motorun çıkardığı gürültü anne ninnisini, çalışırken oluşturduğu titreşim ise, beşikte yatıyor olmanın zevkini sunardı çocuk duygularımıza. Rahmetli dedemle balığa giderken, ya da dönerken çok uyuyup kaldığım olmuştur, bu doyumsuz hazın kucağına bırakıp kendimi.
Mavi mavi bakışları, çatık kaşları, rüzgarın ve güneşin esmerleştirdiği teni, beresinin kapayamadığı şakaklarından sarkan yer yer aklaşmış uzunca saçları, her zamanki dim dik duruşu ile, gönlümüzde hap ayrı bir yeri olmuştur Aydın Reis ’in. Benim ilgim ise diğer arkadaşlarımdan farklı idi ona. Çünkü hayatımı ona borçluydum, boğulmaktan kurtarmıştı küçücük yaşlarımda beni. Tuzlu suyu zoraki yudumlayışımı, deniz yüzeyinde kalabilmek için çırpınışlarımı, kocaman bir elin koluma yapışıp, beni sahile çektiğini bu gün bile olanca canlılığı ile hatırlarım. Bu yaşımda geldim, ne zaman ona rastlasam ,bir çocuk gibi mahcupça sarılır, bena hayatımı geri veren o kocaman elleri doyasıya öperim. Asla, asla borcumu ödeyemem Aydın Reis ’e. Şimdi Senfoni bana reis diye hitap eder ya, aklıma hep yaşlı Aydın Reis ’im düşer, onu anarım, gülümserim.
Bu sahillerde doğup büyümenin verdiği bilgi birikimi ile, deniz yüzeyinden aşağıda kalan, yosunlarla kaplı kaya parçalarının (yörede bunlara yoksul denir) arasından büyük bir beceri ile kayığını ilerletmekte idi Aydın Reis. Sahile 20 m kadar uzaklıkta ilerliyorduk ki, bu gerçekten tehlikeli bir seyahat idi. Ama gerçekleştirdiği görev böyle olmasını, sahile yakın seyretmesini gerektiriyordu kayığın. Zaten Aydın Reis te bu işe aşına olmuş bir kaptandı.
Yaz tatillerimizi geçirdiğimiz, küçücük bir yazlık evimiz vardı köyde, dalga sesine komşu yaşar, Karadeniz’in öfkelerinde, yattığımız odanın duvarını tırmalayışlarında korkulara kapılırdık. Ama öyle çok severdik ki denizi, öyle bağlıydık ki ona, bize asla kötülük yapmayacağını düşünürdük. Onunla ilgili her olaydan bir ders çıkarmamız gerektiğini bilir, hatalarımızı asla tekrar etmezdik suyla ilgili. İnsanların ona olan güveni o derece ileriydi ki, yörede yaşayan anneler, yoğun iş tempoları arasında küçücük çocuklarını, en emniyetli yer olarak gördükleri deniz kenarına bırakırlardı. Zaten en geç dört yaşında tüm çocuklar yüzmeyi öğrenmiş, koca koca dalgaların gezindiği sahilde, bir havuzda yüzer gibi rahatça denizle haşır neşir olmaya alışmış olurlardı.
Komşumuz olan bir Safinaz abla vardı köyde. Uzun boyu, çakır gözleri, kırmızı yanakları, hep gülümseyen yüzü ile sevimlilik abidesi gibiydi. Öyle yumuşacık ve şefkatli bir kalbi vardı ki, ablası olmayan bizler için, onun yanında olmak, onun sevgisini kazanmak, bizlerle ilgilenmesini sağlamak gerçekten hoş bir durumdu. Öz ablamız olsaydı ancak bu kadar yakınlık gösterir, bu kadar severdi bizleri sanırım.
Gün geldi, Safinaz ablamın yüzündeki gülücükler kayboldu, al rengi beyaza döndü yanaklarının. Hep ağlamalarla geçmeye başladı günleri, bizlere olan ilgisini de kaybetti.Sordum çocuk aklımla anneme, ne oldu ablama, neden mutsuz, neden gülmüyor, neden ağlıyor her gün artık diye? Sen şimdi çocuksun,bira büyü o zaman anlatacağım sana diye cevap verdiğini hatırlıyorum.
Sonradan öğrendim,Safinaz ablam, İstanbul’da yaşayan teyzesinin oğluna aşık olmuş meğer. Kimseye de açılamamış, kara sevdasını yüreğine gömmüş, derdini o sempatik gülümsemesinin arkasına gizlemiş. Ne zaman evlenmiş oğlan, işte o zaman dengesi bozulmuş, hayatı kararmış genç kızın. Köy yeri, zaman eski zaman, kimsenin aklına gelmiyor bir doktora götürmek, bir psikoloğa göstermek. Bir de deli damgası yeme tehlikesi var işin içinde, iyice kararacak kara kaderi garibin. Ne yapsalar, ne söyleseler kar etmemiş, dindirememiş göz yaşlarını ablamın.
Denizin sakin, gök yüzünün mas mavi olduğu bir Temmuz günü erken saatlerde, Aydın Reis’in kayığı evimizin bulunduğu sahile yaklaştı. Annem onun geldiğini fark edince koşar adım komşuya gitti ve Safinaz ablayı alıp geldi. Ellerinde topraktan imal edilmiş,tek kulbu bulunan bir çömlek, bir tane de küçük bakır tas vardı. Hadi, hemen gidiyoruz dedi ve kolumuzdan tuttuğu gibi ardı sıra sahile sürüklemeye başladı bizleri.
Nasıl seviniyorum, nasıl seviniyorum anlatamam. Hem kayıkla gezeceğiz, hem de taze yoğurt alacak annem. Bu elindeki yoğurt çömleği zira ve ilçenin pazarının kurulduğu her Salı günü, bir yaşlı köylü teyze bizlere devamlı bu çömlekle yoğurt getirirdi. Tadı hala damağımda olan o yoğurdun yolunu gözlemek, taze taze onu kaşıklamak ne büyük zevkti Allah’ım...Hala yoğurdu çok severim ve asla soframdan eksik etmem. O günlerden kalma bir alışkanlık bu zannediyorum.
Taze yoğurdun hayali ile derinlere dalmışken, Aydın Reis belimden tuttuğu gibi kayığa attı beni. Kardeşlerim, annem, Safinaz ablam ve Aydın Reis, dört km ilerideki ilçeye doğru yola çıktık. Komşu köyün az ilerisinde, yüksekçe çınar ağaçlarının gölgesinde denize kavuşan, kenarında rengarenk güller ile hoş bir görünüm sergileyen küçük bir mezarlık olan, sevimli bir derenin önüne gelince, kayığın hızını kesti Aydın Reis. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken, tam derenin denize eriştiği noktanın hizasında dönmeye başladık. Her bir tur dönüşte annem denizden yarım tas su alıyor ve çömleğe dolduruyordu. Pek anlam veremediğim bu hareket canımı sıkmıştı. Taze yoğurt hayalim suya düşmüş, annem çömleği yoğurt almakta değil de, deniz suyu doldurmak için yanına aldığını anlamıştım.
Canım sıkılmasına sıkıldı ama, kayıkla gezmenin tadını çıkarmama engel olmamıştı bu hareket. Baş üstüne uzandım ve kayığın su üzerinde süzülüşünün neşeyle seyretmeye daldım.Kayıkları balık avlamanın dışında, böyle gezme işlerinde pek kullanmazdı köy halkı. Yakalamışken tadını çıkarmalıydım. Hele de sahile böyle yakın gezilerin zevki bir başkaydı. Denizin dibini görebiliyor, her saniye yeni şeylerle karşılaşmak, yeni şeyler öğrenmek harika oluyordu.
Doğu Karadeniz yöresinde dağlar denize paralel uzanır ve hemen denizden yükselmeye başlarlar. Dağların denize bakan yamaçlarında küçücük vadiler vardır, bu vadiler sıkça yağan yağmurların sularını, kısa derecikler ile denize ulaştırırlar. Bu nedenle sahildeki dere ağızları birbirine çok yakındır.6-7 km mesafede 10 civarında dere ile karşılaşabilirsiniz.
Ben denizin zevkini çıkarırken, kayık 7 dere ağzının her birinde üç adet dönme hareketini tamamlamış, her dönüşte aldığı su ile de annem çömleği ağzına kadar doldurmuştu. Bu arada alçak sesle dualar okumaktan da geri kalmamıştı.
Denizin tadını tam çıkaramadan başladığımız yere, evimizin bulunduğu sahile geri döndük. Önce Safinaz ablamın inmesini istedi annem, sonra da elinde su dolu çömlek ile kendi indi. Çömlekteki suyu,elbiselerinin ıslanmasına aldırış etmeden onun başından aşağıya boca etti. Daha sonra da çömleği sahildeki kayalara fırlatarak parçaladı.
Ben bu olaydan pek bir şey anlamadım ama, çokça da merak etmedim. Yaptığımız bu enfes kayık gezisinin mutluluğunu yaşıyordum zira. Bunun bir psikolojik tedavi yöntemi, daha doğrusu bir batıl inanç olduğunu çok seneler sonra öğrendim.
Safinaz ablam iyileşti bir süre sonra. Kaybettiği gülücükleri dudaklarına, elmanın kırmızı rengindeki yanaklarına geri döndü. Annemin yaptığı tedavi ile mi, yoksa zaman dediğimiz sihirli ilaç ile mi iyileşti, bilemiyorum? Aklımda kalan sadece o güzel deniz gezisi oldu.
Ablam daha sonra, alışık olduğu Karayel’e, dalga sesine, iyot kokusuna, tükenmez bilmeyen yağmurlara, dik yamaçların bin bir çeşit yeşiline veda etti, karlı dağların ardına, Erzincan’a, üç çocuklu, eşini kaybetmiş bir adama gelin gitti.
Bilmiyorum, hala orada mıdır?
Bilmiyorum, hala dudaklarında o hayat dolu gülümsemesi asılı, yanaklarında kırmızının en güzeli takılı mıdır?
Bilmiyorum, çok sevdiği denizinden uzak hala yaşamakta mıdır?
uzakdost-Kasım 2007-Ankara
|