Ona, Gavur Dağlarının doruklarında, yaz mevsiminde, nüfus oldukça kalabalıklaşan küçük sahil kasabalarını andıran, dar ve biçimsiz sokaklarla ve inanılmaz insan manzaraları ile oldukça ilgimi çeken bir yayla kentte rastladım.
Ağustos ayının ilk haftasıve oldukça sıcak bir Pazar gününün öğle saatleri idi. Akdeniz sahillerini kaplayan sıcak hava, rutubet ile birleştiğinde, gerçekten tahammül edilmesi zor bir atmosfer oluşuyor, değil rahat olmak, soluk almakta bile zorluk çekiyor insan, oturduğunuz yerde buram buram terliyor, ister istemez kış mevsiminin serin günlerini hayal eder,özler oluyorsunuz.
Eşim ve çocuklarım, birkaç gün sonra, her yaz yaptıkları gibi memlekete, yaz tatiline gidecek olmanın sevinç ve heyecanı ile çok aldırmıyorlar bu duruma, daha doğrusu aldırmıyor gibi gözüküyorlar ama, yılın en sıcak zamanlarını yaşadığımız bu günlerin, onları da oldukça bunalttığı açıkça belli oluyor.
Kızlarım, her zaman olduğu gibi yine tembellik yapıyorlar ve klimalı odalarına kapanıyorlar, ev işlerinde annelerine yardım etmek, başka bir anlamda da sıcakla boğuşmak yerine, akşama kadar yataklarında pineklemeyi tercih ediyorlar. Normal günlük aktiviteleri yerine getirmek için, Akdeniz sahillerinin o doyumsuz güzellikteki akşamlarının serin saatlerini beklemekte kararlılar.
Bakıyorum iş olacak gibi değil, alıyorum eşimi ve oğlumu, Osmaniye’ye doğru yola çıkıyorum. Güzel bir yer fıstığı heykeli karşılıyor bizi girişinde şehrin ve gerçekten çok hoş bir mimarisi olan vilayet binasını da geçtikten sonra, Zorkun istikametini gösteren bir levhayı takiple,şehrin küçüklüğüne uyum sağlamış bir daracık caddeye sapıyorum, tatil günü olması nedeni ile oldukça tenha gözükengüzergahımda aheste aheste yol alırken, bir mahalle bakkalının önünde duruyorum aracımı, aç kalmamak için yiyecek içecek bir şeyler alıyorum.
Dik ve oldukça virajlı ama beklediğimizden çok daha düzgün bir yoldan tırmanışa geçiyoruz, arkamızdan gelen ve her hallerinden buraların aşinaları olduğu anlaşılan araçların hızlıca bizi sollamasını oğlumun sevimsiz homurdanışları arasındatebessümlerle izliyoruz,
olması gereken hız ve emniyetle yolumuza devam ediyoruz.
Tırmandıkça rutubet azalıyor, sıcak havanın insanı bunaltan etkisi yerini hoş bir serinliğe bırakıyor. Bu durum ön sıradaki yerini bu gün oğluna terk eden eşimin, dikiz aynasına yansıyan ve gülen gözlerinden açıkça okunuyor.
Önce aşağılarda kalan Osmaniye’nin kuşbakışı görüntüsünü izliyoruz ilgi ile, sonra da sağda solda piknik yapmakta olan insanların tatil gününü mümkün olduğunca güzel geçirebilme telaşlarına şahitlik ediyoruz. Her virajın arkasında yeni bir tablo, yeni insanlar, yeni görüntüler karşılıyor bizi, bu yüce dağın, bu yöre insanları içi ne büyük bir nimet olduğunu düşünüyoruz.
Ağaçlar arasına gayri ihtiyari dağılmış çadırlar çıkıyor karşımıza daha yükseklerde, bu düzensizliğin getirdiği sevimsiz manzara hoşumuza gitmiyor. ‘’Galiba her aklına esen buralarda bir yerlere çadır kurmuş, tertip ve düzen de pek yok!’’ diyor eşim. Toprağa saplanan dört direği sarıp sarmalayan bir bezle imal edilmiş olan tuvaletler de tabloyu iyice iticihale getiriyor. Gezinin bu bölümünü beğenmiyoruz, sadece serin havasının dışında hiç de çekici yönü olmayan bu tatil biçimi, doğa ile haşır neşir olmayı seven insanlar olmamıza rağmen, gözümüze hoş gözükmüyor.
Yolumuza devam ediyoruz, ağır aracımız, ikinci ve üçüncü vites arasında bocalayıp duruyor ama, asla yorgunluğunu ve yaşlılığını bahane etmiyor, bakımlı asfalt yola sıkıca tutunarak tırmanışını sürdürüyor. Bu kadar yokuştan sonra gözümü hararet göstergesinden ayırmıyorum ama, o kadar güzel ve serin bir hava var ki dışarıda, sanki motor suyunun ısınmasına bile izin vermiyor doğa.
Sonuna kadar açık duran araç penceresinden içeri süzülen hava oldukça serinledi artık, epeyce bir rakıma yükseldiğimizin işareti bu. Yol kenarına yakın kurulu, gerçekten hoş yazlık evler gözüküyor tek tük, daha sonra ufacık koloniler halinde kümelenmiş, en fazla iki odadan oluşmuş barakalar uzanıp gidiyor ormanın derinliklerine doğru.
Arabaların, evlerin ve insanların kalabalıklaşması, Zorkun’a geldiğimizin ilk işaretleri oluyor. Dar bir sokak, sağlı sollu dizilmiş iptidai dükkanlar, eski panayır yerlerini hatırlatan bin bir çeşit curcuna. Hem etrafı seyrediyor, hem de arabayı park edecek bir köşe arıyoruz ama ne mümkün!... Bu daracık ve uzun sokağın her zerresi araçlarca istila etmişler, değil park edecek, soluk alacak boşluk bırakmamışlar.
Etrafı oldukça eski ahşap ve gösterişsiz barakalarla çevrili bu virajlı ve dar yoldan inişe doğru epeyce bir yol alıyoruz. Arazinin her zerresi istila edilmiş gibi, kalabalık gecekondu mahallelerinden daha şekilsiz ve sevimsiz evlerle doldurmuş insanlar. Gerçekten havası, suyu, iklimi güzel buraların,.Dağ, doruklarında konaklayan, kendilerini onun huzur veren kucağına bırakan bu insanlara cömert davranıyor ama, bu kadar görüntü kirliliğinin ortasında kocaman bir tatil sezonunu geçirmek, kendi açımdan gerçekten zor olurdu diye düşünmekteyim.
Sonuçta, aracı bir daracık yokuşa park ediyoruz ve yerleşim yerinin merkezine doğru yürüyoruz. Küçücük ve çeşitli hediyelik eşya satan dükkanları geçiyoruz, kapısı penceresi olmayan ilginç bir lokantanın, sözüm ona aile salonuna, briketlerle alel acele örülmüş ve üzeri de basit bir şekilde örtülmüş üst kısmına çıkıyoruz.
Bizim oğlan geziye çıktı mı, çok zaman geçirmez, acıktım diye sızlanma başlar. Evin dışına karnını doyurmayı seviyor. Bu kez, yükseklerdeki bu temiz ve güzel hava, bizim de karnımızı acıktırmıştı. Yemeklerimizi ısmarlıyor, elimizde fotoğraf makinemiz, sağı solu çekmeye başlıyoruz.
Dağın doruğuna doğru uzayıp giden çam ormanının sık ağaçlarının izin verdiği her boşluğa ahşap ve gösterişsiz barakalar yerleştirilmiş. O kadar iç içeler ki, bitişik plan apartmanlarla dolu şehir caddelerini getiriyorlar insanın akına. Gördüğümüz tek güzellik, tek bir ağaca dokunulmamış olması, gerçekten bu konuda doğanın olabildiğince korunması.
Masayı temizlemekte olan garsona soruyorum:
‘’Burası nahiye midir?’’
‘’Hayır!’’ diyor.’’Burası köy de değildir!’’
‘’Nasıl yani? Burada devamlı oturan insanlar yok mu?’’
‘’Yok!...Kışın kar yolları kapar, buraya insanlar ulaşamazlar.Bu nedenle 5-6 aylık bir sezonun sonunda tüm insanlar burayı terk ederler.’’
Çok ilginç geliyor bu durum bana. Zira oldukça kalabalık bir yerleşim yeri gibi gözüküyor, camisi, postanesi, karakolu, çeşit çeşit dükkanları ile ilginç bir Anadolu kasabası havası veriyor insana.
Gerçekten, geniş alanlara yayılan yerleşim biçimi, seyrek ağaçları, uçsuz bucaksız otlakları, sıkça yağan yağmurları, eksik olmayan sisi ile Karadeniz yaylaları bu yöreninkilerden çokça değişiklik arz ediyor. Burası da güzel, yüksek, serin, bol ağaçlı, temiz havalı ama, insanın memleketi gözüne hep daha güzel geliyor galiba.
Sürahide sunulan ve oldukça lezzetli olan buzlu köy ayranı eşliğinde, yöreye mahsus tüm kebapları içeren karışık ve oldukça doyurucu bir yemek ziyafeti çekiyoruz kendimize, oğlum ve eşimin yiyemediklerini de ziyan olmasın babından(!)bir güzel mideye indiriyorum.
Yemek ücretini ödüyor, lokantadan çıkıyoruz, yediklerimizi hazmedebilmek için cadde boyunca bir yürüyüş yapmaya karar veriyoruz.Bir kaç adım atıyoruz ki, yolun kenarındaki bir plastik sandalyeye ilişmiş, önünde kocaman bir dikiş makinesi, çeşit çeşit ayakkabı boyaları, ayakkabı içlikleri, topuklar, çeşit çeşit çivi kutuları, yapıştırıcılar, ufaklı büyüklü deri parçaları bulunan bir yaşlı dedecik dikkatimi çekiyor.
Başındaki kırmızı beyaz beresi, uzun kollu ve kare desenli gömleği, yılların yıpranmışlığına tanıklık eden, epeyce tamir gördüğü her halinden belli olan, büyükçe siyah deri önlüğü ile, gerçekten çok sempatik ve ilginç bir insan olarak ilgimi çekti.
Beyaz ve seyrek sakalı, yorgun bakışları ve kirli elleri ile o, benim için bu gezinin en güzel detayı idi.
Yavaşça yanına sokuldum, eğildim kulağına fısıldadım:
‘’Bir fotoğrafını çekebilir miyim dede?’’
Önce ne dediğimi anlamadı, şaşkın şaşkın yüzüme baktı Ya kulakları iyi duymuyordu, ya da bu güne kadar hiç kimsenindikkatini çekmemiş, fotoğraflanacak kadar ilginç bulunmamıştı.
Gülümseyerek bir kez daha tekrarladım isteğimi. Tatlı tatlı gözlerime baktı, biraz şaşkınlık kokan kelimelerle;’’çek bakalım!’’ dedi.
Güneşin yönü nedeni ile tam istediğim cepheden alamadım görüntüsünü ama, yine de olanca güzelliğini yakaladım diye düşünüyorum.Yanımda eşim ve çocuğum olmasaydı, şüphesiz yanı başına oturur, kendisi ile derin bir sohbete dalardım ama, maalesef zamanım azdı, oğlanın da huysuzluğu nüksetmişti. Normaldi, ne de olsa karnını doyurmuştu artık, şaklabanlık yapma zamanı gelmişti.
O gün oldukça çok fotoğraf çektim ama, zannediyorum en güzeli bu idi. İşin en güzel tarafı da, uzun zamandır yazmak için bulamadığım konuyu ayağıma getirmişti.
Onu orada, daracık ve kalabalık bir caddenin kuytu bir köşesinde, müşteri beklerkenbıraktık, ilginç yayla gezimize kaldığımız yerden devam ettik.
Çok güzel bir cami var yaylada, arada bir de estetiği ön plana çıkarmış ahşap evlere rastlıyorsunuz. Bu arada evlerin önlerini süsleyen ortancaların nasıl yetiştirildiğine takılıyor eşim. ‘’Aşağılardan getirmişlerdir!’’ diyorum,’’yok, yere dikilmiş!’’ diye ısrarcı oluyor, ben de meraklara düşüyorum.
Dönüşü, geldiğimiz düzgün yolan yapmıyoruz. Dağın doruklarına kurulmuş tüm yaylaları, yazlık yerleşim yerlerini, tepeleri, vadileri, doğa manzaralarını seyrederek, oldukça dar ve virajlı alternatif yollardan yapıyoruz.
Bu dağlarda teröristlerin gezindiği çokça işittiğimiz olduğu için, oldukça tenha yörelerden geçen bu yol güzergahı biraz da telaşlanmamıza neden oldu ama, bizim araç dağ yollarına alışık Karadeniz’den, akıp gidiyor dik yamaçlardan aşağıya, kısa zamanda tanıdık bir köyün huzur veren atmosferine ulaşıyoruz.
Eve döndüğümde, kollarımda direksiyon sallamaktan kalan bir ağrı, aklımda ise o sevimli ihtiyarın gülümseyen yüzü vardı. Oralara bir kez daha yolu düşerse eğer, ilk işim onu bulmak ve içimde uhde kalan sohbeti gerçekleştirmek olacak.
Ha!...
Sanırım birkaç çift de ayakkabı götürürüm tamir etsin diye.
Göğün dibi delinmiş misali, olanca şiddetiyle yağan yağmur, hiç öyle kısa zamanda kesecekmiş gibi gözükmüyor. Gecenin soğukluğundan sıyrılıp gelen kalınca damlalar, bıkmak tükenmeyen bilmeyen süreklilik ve sert bir ritim eşliğinde, yukarılardan, Doğu Anadolu’nun yüksek tepeli dağlarının doruklarında hoyratça gezinen yağmur bulutlarının kucağından başlayan ve oldukça uzun sürdüğünü zannettiğim yolculukları nihayetinde, ardı ardına çarpıştıkları aracın ön camında, bir sağa, bir sola koşuşturmaktan adeta yorgun düşen silecekler ile köşe kapmaca oynamaya devam ediyorlar, dikkatimin dağılmasına, uykusuz gözlerle güç bela seçebildiğim yol şeritlerini gözden kaçırmama sebep oluyorlar.
Aslında yağışlı havalarda yolculuk yapmayı severim ama, böyle durumlarda aracın sürücüsü olmamayı tercih ederim sözün doğrusu.
Mesela, bir 302 Mercedes otobüsün ön sırasındaki yüksek koltuğun sıcaklığına gömülmüş, 16-18 yaşın heyecanı ile, filtresiz sigaramın dumanını zevkle ciğerlerime doldururken, becerikli şoförlerin usta manevraları eşliğinde, yağmurun yıkadığı tenha ve virajlı Doğu Karadeniz yollarından akıp gitmenin zevkine doyamazdım. Kısıtlı bütçesi ile, çocuklarını tatile göndermek için çırpınan sevgili babacığımın inanılmaz becerileri sayesinde, öyle çokça zevk-i sefa içinde olmasa da, oldukça güzel ve mutlu geçtiğini söyleyebileceğim gençliğimde, genellikle İstanbul istikametine yaptığım kara yolculuklarını unutamam mesela.Yaklaşık 22 saat sürerdi bu zahmetli yolculuk ama, yüreğimizdeki gençlik heyecanı sayesinde göz açıp kapayıncaya kadar bitiverirdi o zamanın bakımsız yolları sanki.
Uzun yıllardır sürücü belgesine sahip olduğu halde, çokça araç kullanmaktan hoşlanmayan eşim, bu yorucu yolculukta bana yardımcı, dikkatimi dağıtmama çabama ve uykuyu gözlerimden uzak kılma gayretime destek olmayı çoktan bırakmış, yorgunluğun getirdiği uyuşukluğun o dayanılmaz hazzının kucağına kendini teslim etmiş, başını kapı penceresinin camına dayayarak, yağmurun ninnisinin cazibesine kapılıp, çoktan derin bir uykuya dalmıştı.
Oğlum, apartman komşumuzun memleketi olan ve sıkça söz konusu ettiği K.Maraş’ı gördükten, kızım da, Şarkışla’yı geçtikten, daha doğrusu güzergahımızın biraz daha emniyetli bir vaziyet arz ettiğine kanaat getirdikten sonra, arka koltuklarda, aracın için kaplayan sıcacık havanın etkisi ile uyuyup gitmişlerdi.
İnsan oğlunun tuhaf bir yaradılışı olduğunu düşünmüşümdür hep. Kendinizle yalnız kaldığında, sorumluluklarınızı taşıdığınız insanların uyku gibi tamamen savunmasız bir pozisyonda, olanca güvenleri ile canlarını size emanet ettikleri zamanlarda, tüm yorgunluklarınızı, hastalıklarınızı, sıkıntılarınızı, acılarınızı bir kenara bırakabiliyor, duygularınıza daha bir hakim olabiliyor, fiziksel durumunuzu daha sağlıklı bir şekilde kontrol altında tutabiliyorsunuz.
En azından, yorucu bir yolculuğun ilerleyen karanlık saatlerinde, uykunun kol gezdiği, konaklamak için fırsat kolladığı gözlerinizi, yakıcı far ışıklarının verdiği acıdan, düşüncelerinizi de, yağmurun uykunun güzelliğine davet eden o dayanılmaz tıkırtısından uzaklaştırabiliyor, kendinizi ve sevdiklerinizi gelecekteki mutlu günlere taşıyabilme gayreti içinde olabiliyorsunuz.
Zaman, usuldan sabaha çevirmiş yönünü, yağmur soluksuz yağmaya devam etmekte, sevimsiz bir sessizlik ve yalnızlık çöreklenmiş Erzincan yollarına.
Arada bir rast geldiğimiz ve kontrol için durduran Mehmetçik’lerimiz, onların sevgi dolu, güven veren delikanlı bakışları, aracın içinde uyumakta olan çoluk çocuğu görünce dudaklarında beliren sevimli gülümsemeler ilginç kılıyor sadece bu yorucu seyahatimizi.
Birkaç cümlelik hoş ve kısa bir sohbetten sonra, yürekten gelen sevgi sözcüklerle iyi görevler diliyoruz, onlardan da hayırlı yolculuklar misali karşılık alıyor, biraz daha güven kazanıp, yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Askerlerimizin kontrol noktasından ayrılışımızdan kısa bir süre sonra, saatlerdir hiç durmayacak gibi yağan yağmur aniden kesiliyor ve gün doğusunda beliren hafif bir parlaklığı takiben, incecikten bir kar yağışı başlıyor. Önceleri pek fark edemiyor, yağışın kesildiğine seviniyoruz ama, zaman ilerledikçe sıklaşan ve kalınlaşan kar taneleri bizleri oldukça tedirgin etmeye başlıyor. Zira, doğuda karın ne anlama geldiğini çok iyi bilerlerdeniz.
Kar demek, yolculukta çile demek, yolda kalmak demek, kaza yapmak demek, soğuk demek, korku demek, menzile varamamak demek.
Karanlığın ve yağmurun sevimsizliğinin ardından, sağ salim yeni güne kavuştuğumuza tam sevinmeye başlarken, birdenbire bastıran bu kar yağışı, moralimizi oldukça bozuyor. Moralimizi bozmakla kalmıyor, hayret edecek bir hızla, ıslakyolu beyaza boyuyor.
Sabah olması ile birlikte, bilhassa Erzincan-Erzurum yönüne doğru trafik akışı yoğunlaşmaya başlıyor, tır ve otobüs sayısı, dikkati çekecek kadar fazlalaşıyor. Yöreyi iyi bildikleri belli olan otobüs şoförleri, hızlarını hiç azaltmadan seyahatlerine devam ettikler halde, bizim gibi yabancılar ve küçük araç sürücülerinin bu konuda çok başarılı olmadıklarını gözlemliyorum, telaşlanıyorum.
Bu durum, çok kısa zaman sonra, alçak bir tepeyi tırmanırken aracımızın patinaj yapmasını ve kayması, dolayısı ile yolda kalmamız sonucunu doğuruyor. Bizimle birlikte en az beş araç daha aynı akıbeti yaşamakta olduğunu, yoğun kar yağışı altında zincirlerini takmaya çalıştıklarını fark ediyor, yalnız olmadığımız için, içten içe seviniyoruz.
2001 yılının kış aylarında, ülkeyi krizin kavurduğu günlerde, iş bulabilmek için sık sık Sakarya’dan, İstanbul’a yaptığım tren seyahatlerini getiriyor aklıma bu durum. Henüz gün doğmadan hareket eden trendeki tüm insanlar, sık sık yaşanan gasp, soygun ve yaralamalardan korktukları için, gayri ihtiyari aynı vagonda toplanırlar, birbirlerinden destek ve güven alırlardı. Korkunun bir araya getirdiği insanların bu ilginç manzaraları daima ilgimi çekmiş ve acı ırmağında yıkanmış tebessümlerin, o günlerde genellikle mahzunluğu tarifleyen dudaklarıma konaklamasına sebep olmuştur.
Gecenin yorgunluğunun ardından, gün ışır ışımaz yolda kalışımıza canım oldukça sıkılıyor, isteksizce araçtan iniyor, bir müddet saçlarıma, omuzlarıma, kirpiklerime takılan kar taneleri ile çocuksu davranışlarla oynaşıyor, avuç içi büyüklüğünde kar topları yaparak uzaklara, sağ yanımızda uzanıp giden vadinin derinliklerine doğru fırlatıyorum.
Uzun yıllar Ankara’da, kar yağışının ve buzun oldukça bol olduğu bir coğrafyada yaşamış olmama rağmen, sanırım böyle durumlarda çokça araç kullanma zorunda kalmadığımdan olsa gerek, ancak eşimin tavsiyesiyle aracın bagajına yerleştirdiğim zinciri çıkarırken, bu işte gerçekten çokça acemi olduğumu fark ediyorum.
Bir yandan kar yağışı devam ediyor, bir yandan ben derin düşüncelerdeyim nasıl becersem bu işi diye? Çare yok, yola devam edebilmek için zinciri bağlamak gerek. Arada bir yanı başımızdan olanca hızları ile geçen otobüslerin ardından şaşkın şaşkın bakıyorum, bir yandan da aracın altına, karların üzerine uzanmak için gerekli hazırlığı yapıyorum. Mırıltılarımda sevimsiz küfürler gezinmekte.
Tam bu sırada, tepenin başında bir kar temizleme aracı beliriyor, yolda biriken karı hızla temizleyerek yokuşun aşağılarına doğru akıp gidiyor. Alel acele aracıma biniyorum, karın temizlene yolu tekrar kapamasına fırsat vermeden, ani bir hareketle geri manevra yapıyor ve tekerlekleri kardan kurtarıyorum. Yeni temizlenen asfalta tutunan lastikler sayesinde araç kendini ileri atıyor, hiç durmadan, bir solukta yokuşun başına varıyor ve aheste aheste inişe geçiyoruz, bu sıkıntıyı da başımız ağrımadan atlattığımız için seviniyoruz.
Kar yağışı hiç durmuyor, gün boyu bazen ince ve esintilerle, bazen de kalın ve alıklı olarak yağıyor Erzurum ovasına. Zaten, şehrin sırtını dayadığı Palandöken dağlarının, eteklerinden doruklarına kadar beyaz örtüsüne bürünmüş ihtişamlı görünüşü, gerçekten insana, kışın güzelliğinin buralarda, Anadolu’nun doğusunda kendini daha bir başka gösterdiğini düşündürüyor.
Saat 08.30 sıralarında, yorgun ve bitkin bir durumda da olsak, salimen hedefimize varıyor, Atatürk Üniversitesi’nin çift başlı kartal heykelli giriş kapısından içeriye, kocaman bir şehri andıran kampus alanına giriyoruz, merakla bizleri beklemekte olan kızımla kucaklaşıyor, hasret gideriyoruz.
Yorgun, uykusuz ve son derece moralsiz buluyoruz onu. Ruhen çökmüş bir insanın, yorgun bakışları gezinmekte gözlerinde. İnanamıyor daha dün akşam telefonda sızlandığı ailesinin, sabahın erken saatinde, bin küsür km yolu, durup dinlenmeden, kara, soğuğa, karanlığa, yorgunluğa aldırmadan aşıp, becerebildikleri en seri şekilde yanına, yardımınakoştuklarına. Gözleri doluyor, usul usul ağlıyor sabahın erken saatinde uykulu gözlerle derslerine giden öğrencilerin ilgi dolu bakışlarına aldırmayarak, her birimize tek tek sarılarak, sevincini göz yaşları nöbetlerinin arasına sıkıştırdığı yarım tebessümleri ile belli ediyor. Hele de küçük kardeşiyle bir kucaklaşm sahnesi yaşıyorlar ki, kelimelerle burada sizlere tarif etmem inanın mümkün değil.Gurbette öğrencilik hayatı yaşamış olan tüm arkadaşlarım, sanırım bu durumu çok iyi tasavvur edeceklerdir.
Usuldan usuldan yağmaya devam ediyordu kar Erzurum’da ve bizlerin yapacak çok işimiz, oldukça da az zamanımız vardı, oyalanmadan işe koyulduk.
Önce kendimize kalacak bir yer ayarladık, öğretmen evinde rezervasyonumuzu yaptırdık. Bu arada kayın validem de geldi Trabzon’dan, takım tamamlandı ve süratle işe koyulduk.
Her ne kadar kar yağışı hala kol geziyor ve soğuklar hala bu yörede konaklamaya devam ediyorsa da, mevsim bahara doğru yelken açtığı için olsa gerek, kış boyunca buz ile kaplı olan dar Erzurum sokaklarının her biri küçük birer dereciğe dönüşmüş, evlerin ve tek katlı dükkanların saçaklarında görmeye alışık olduğumuz buz sarkıtları çoktan kaybolup gitmişler, paltolar yerini ceketlere, kalpaklar altı köşeli kasketlere bırakmış.
Her zaman özel yeri olmuştur gönlümde Erzurum insanının. Davranışları, konuşmaları, misafirperverlikleri, insana insanca ve genellikle karşılıksız ilgi ve sevgi göstermeleri, daha bir çok meziyetleri hep kendime yakın görmeme neden olmuştur Erzurumluyu
Hem araç kullanıyor, hem de insan manzaralarını kaçırmamaya çalışıyorum. Kısa zamanda müsait semtler taranıyor, bir genç bayanın, yalnız ve emniyetli bir şekilde yaşayabileceği bir ev aranıyor. 14. evimize yaşıyor olmamız, uzun yıllarımızı kiralık evlerde geçirmiş olmamızın verdiği avantajla, öğlene varmadan gerçekten güzel bir ev bulmuş, makul bir fiyatla da kiralamıştık.
Ne yalan söyleyeyim, doğal gaz , dolayısı ile kombi ile yeni tanışan Erzurum halkı, bu kış, evlerini kömürlü sobanınki gibi ısıtamamış, yüklü gaz faturaları ödedikleri halde alışagelmiş rahatlıkta bir sezon yaşayamamışlar, bu nedenle de kombili evlerin bir çoğu boşaltılmış durumda idi. Bu durum da kolayca ev bulmamıza yardımcı oldu ve ana caddede, okuluna yakın, oldukça güzel bir ev düştü kısmetimize. Bir lisede İngilizce öğretmeni olan ev sahibi ile de yıldızımız uyuştu, kısa zaman zarfında evi içine yerleşilecek hale getirdik.
Yatak, yorgan, soba, masa, sandalye gibi aksesuarları o gün öğleden sonra hallettik. Doğalgaz, su, elektrik bağlantılarını da aradan çıkardık. Yolda kalma ihtimalini göze alarak, her yolculukta yanımıza bolca battaniye türü sıcak tutacak aksesuarlar almayı alışkanlık haline getirmişti eşim ve bu durum işe yaradı, her ne kadar yolda kalmadıysak da, en azından kızımızın evinin bazı noksanlarını karşılama fırsatı yakaladık bu sayede.
Bir taraftan da ev silinip süpürüldü, camlardaki kiralıktır ilanları söküldü, problemli kapı, pencere, banyo, tuvalet aksesuarları tamir edildi. Bakkal, manav, market, lokanta keşifleri yapıldı, çevrede yaşayan insanlar, kapı ve apartman komşuları ile ilişkiler kuruldu.
Akşamleyin kız kardeşini alıp kaldığı yurda gitti kızım, bizler de öğretmen evindeki odalarımıza çekildik, geceleri gerçekten harika bir görünüşe bürünen Erzurum güzelliklerini geniş camlı penceremizden bir süre zevkle seyrettikten sonra, zamanı çok geçirmeden uykuya daldık.
Ertesi gün güneşli bir hava karşıladı bizleri. Yağış kesilmiş, masmavi ve bulutsuz gökyüzünün altında, karlarla kaplı yüksek dağlarla çevrili Erzurum ovasının henüz tam yeşillenmemiş, sakin ve güzel görünümü seyrederek yaptığımız güzel bir kahvaltıdan sonra
kendimizi, Erzurum’un küçük dereleri andırandar sokaklarına atıyor, yaşadığımız ekonomik kriz nedeni ile, bu günlerde müşteri bulmakta oldukça zorlanan küçük esnaflardan birinin, bir perdecinin önünde park ediyoruz aracımızı. Sabahın köründe hiç beklemediği müşterilerle karşılaşan dükkan sahibi gerçekten çok şaşırıyor ve alacağımız üründe de hatırı sayılır bir indirime gidiyor. Siparişimizi veriyor, yeni alışverişler için, başka dükkanlara yöneliyoruz.
Günlerden Salı ve Erzurum da sıfır derece dolaylarında bir sıcaklık var. Halk, henüz bahar gelmese de, meşhur soğukların belinin kırıldığını söylüyor, küçücük dükkanlara dahi kurulmuş olan kocaman kömür sobalarının yakılmadığını gözlüyoruz.
Bir taraftan süratle alışverişimizi yapıyoruz, bir taraftan da şehrin tarihi mekanlarını geziyoruz, fotoğraflar çekiyoruz.(Sadece dışardan gözlemliyoruz, içlerine girecek ve oradaki güzellikleri yaşayacak zamanımız yok zira. Ben işten, çocuklar okullarından geri kalmış durumdayız)
Öğlen saatlerinde her şeyi halletmiş, kızıma en azından bir odasında yaşayabileceği güzel bir ev sağlamış durumdaydık. Vakit kaybetmedik, önce kayın validemi otobüsle Trabzon’a gönderdik, ardından da biz, kızımla vedalaşarak, geliş güzergahımızın aksi yönüne, Bingöl’e doğru yola çıktık.
Erzurum-Bingöl arası, gerçekten zor bir güzergah, değil kış şartlarında, yazın bile kolay aşılması imkansız bir dağ yolculuğuna katlanmanız gerekiyor. Palandöken dağlarının arasına sıkışmış dar bir vadiden, en az iki metre yüksekliğindeki kar bloklarının arasından geçerek, temiz, kuru ama oldukça virajlı ver dar yoldan, havanın güzelliğinin verdiği cesaret ile aheste aheste ilerliyoruz.
Yolun yabancısı oldunuz mu, her adımda neyle, nasıl bir sürpriz ile karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz, bu nedenle de, bu yollara alışık minibüs şoförlerinin bıyık altından gösterdikleri alaylı tebessümleri eşliğindeihtiyatı pek elden bırakmadan aracınızı biraz daha dikkatli kullanıyorsunuz.
Sözü uzatmayalım, dağı taşı kaplayan ve pembe bir görünüme sahip olan kar örtüsü dışında ilginç bir şeyle karşılaşmıyor, Bingöl’e ikindi sonrasında ulaşıyoruz. Bu arada, bir gün önce Suriye’de yaşanan kum fırtınası nedeni ile gök yüzüne yükselen tozun, rüzgarın etkisi ile bölgeye sürüklendiğini, yağışlar etkisi ile de yeryüzüneçöktüğünü, bu nedenle karların pembe bir renge büründüğünü fark ediyoruz.
Bingöl-Elazığ arası yolculuğumuz, bölünmüş yol sayesinde gerçekten rahat geçiyor. Dağ yollarından sonra bizlere otoyol gibi geliyor bu güzergah.
Hava kararmadan Elazığ’a varmak, en azından yıllar önce bir kez geçtiğim ve gerçekten çok hoş bir manzaraya sahip olan Kömürhan Köprüsü’nün güzelliğini, küçük oğluma göstermek istiyorum. Ne yazık ki, köprünün Elazığ-Malatya arasında yer aldığını unutuyor, Bingöl-Elazığ arasında, baraj gölü üzerinde bulunduğu yanlışlığına düşüyorum ve aradığım yerde bulamayınca, hem ben, hem de oğlum hayal kırıklığı yaşıyoruz. Daha sonra hava karardığı için de, köprüyü kaçırıyoruz maalesef.
Akşam olmasına rağmen, yolculuğumuz güzel geçiyor, Elazığ ve Malatya gibi iki güzide ve modern şehirde duramadığımız, bir bardak çay içemediğimiz için üzülüyoruz ama, yolcu yolunda gerek diye bir güzel atasözümüz olduğunu da unutmuyoruz.
İki küçük konuya değinerek, yolculuğumuzu noktalamak istiyorum.Zira yine yazımız oldukça uzamış durumda.
Bingöl’ün Karlıova diye bir ilçesi var. Küçük bir ilçe, sanırım tam ortasından geçen ana yolda yoğunlaşmış günlük hayat. Sağlı sollu kümelenmiş kar birikintileri arasında park etmeye çalışan genellikle eski model araçlar ve seçim arifesinde olmamız nedeni ile, enlemesine asılmış yüzlerce, rengarenk bayrakların gölgesinde, günlük telaşeleri ile sağa sola acele acele koşuşturan insanlar.
Adı gibi gerçekten karlı bir ilçemiz diye düşünüyorum, bu uzak diyarda yaşayan yurdum insanlarını sevgi ve ilgi dolu bakışlarla süzüyorum. Bu küçük ve yalnız ilçeyi, yüksek dağların gölgeleri ardında kalmış, gözlerden uzak yaşayan bu toprak insanlarını, yazımızın bu bölümünde, küçücük iki paragrafla da olsa, gönül almak misali, memleketin o uzak köşelerinde, bizlerden birilerinin de yaşamakta olduğunu, gidip görme imkanı bulamayanarkadaşlarıma anlatmak istedim.
Hangi yörede, hangi şehrin sınırları içinde, hangi dağın etekleri dibinde, hangi rüzgarların serin esintileri ardına sığınmıştır bilemiyorum ama, dönüş yolculuğumuzun akşam saatlerine yakın bir bölümünde, ana yola bir kilometre kadar uzaklıkta, kendi halinde, sessiz ve sakin bir köy dikkatimi çekti. İnanın, yolum uzun olmasa, dönüp içine gireceğim, bu güzellikleri bir ömür boyu yaşantılarına kılavuz yapan ve muhtemelen de mutlu yaşayan insanlarla derin sohbetlere dalacağım, beli kendime de ufak bir pay çıkarmak için gayret göstereceğim.
Dağlar arasına sıkışmış yalnız ve sessiz bir vadi, bakışlarınızın uzanabildiği alan boyunca tek bir ağaç bile göze batmıyor, sadece alçak çayırların yeşilliği doğaya can vermiş, sağda solda çiçeksiz yabani bitkiler gezinmekte.
Vadinin bir kenarına sığınmış küçük bir köy. Dışardan gelebilecek tehlikelerden, birlik, beraberlik ve dayanışma ile korunmanın mümkün olabileceğiniidrak etmiş gibi, sırt sırta vermiş, güven içinde duran tek katlı ve alçak çatılı evlerin küçük avlularından yükselen selvi ve meyve ağaçlarının gölgelerinde, bu mevsimde yüzünü ender gösteren güneşin sıcaklığını içine çakmaya çalışan, tembel tembel uyuyan çoban köpekleri. Öyle çok dağınık bir manzara yok ortalıkta, belli bir tertip ve düzen içinde her şey, gerçekten kendini gösteriyor köy.
Yanı başında küçük bir sulama barajı kurulmuş, ardında da doğal olarak manzarayı tamamlayan hoş bir gölet. Sere serpe ördekler gezinmekte suda, etrafına dizilmiş alçak tepeciklerin gölete uzanan ve usta bir ressam tarafından itina ile boyandığı hissi uyandıran yamaçlarda koyunlar otlamakta. Koyunların hemen yanı başında iki küçük çocuk, ellerinde kocaman sopaları ile öylece dikilmişler, hem göleti, hem de karşı dağın yarı belinden kıvrılıp giden şehirler arası yolu , gelip geçen ilginç araç manzaralarını seyretmekteler. Ne amaçla yapıldığını kestiremediğim bir küçük iskele var göletin köy tarafında kalan sahilinde. Üzerinde de bir yaşlı amca, sakin sakin balık avlamakta. Zaman akşama doğru seğirtmiş, gölgeler usul usul uzamakta, hoş bir sükut kaplamış etrafı, vadide huzur verici bir sessizlikkol gezmekte. Baktıkça huzur veriyor insana bu manzara, gözünüzü bu güzellikten ayırmakta zorluk çekiyorsunuz. Memleketimde ne güzellikler var ve bizler bunun asla farkında değiliz diye düşünüyorum.
O güzel köyü ve muhtemelen mutlu insanlarını arkamızda bırakıyoruz, Malatya-G.Antep arasındaki zor yolculuk koşullarına hazırlıyoruz kendimizi. Artık gece bastırmış, hafiften yine yağmur çiselemeye başlamış. Yaşadığımız zor hava koşullarının ardından çok canımızı sıkmıyor bu çisil çisil yağan yağmur. Hatta, otoyolun Osmaniye girişinde, iyice gözlerime uyku çöktüğünde, parlak yol ışıkları altında aracımı durduruyor, dışarı çıkıyor, başımı gökyüzüne kaldırarak, ışık huzmeleri arasından olanca sevimlilikleri ile akıp gelen ve yüzüme çarpan serin damlaların verdiği ferahlığı içime çekiyorum.
Yola çıkışımızdan iki gece sonra, saat 23.30 sularında, kazasız belasız, amaçladığımız hedefe varmış, yavrumuzu içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtarmış, hayata daha bir heyecanla bakmasını, ardında yaşadıkları sürece kendine güçleri yettiğince destek olacak birlerinin bulunduğu düşüncesinin verdiği güvenle kendinden emin yürümesini, sözün kısası, kaybettiği tebessümlerini tekrar geri toplamasını belli ölçüde sağlamış olarak, huzur içinde yuvamıza döndük.
Takdir edersiniz ki, tüm bu anlattığımız olayların, iki güne sığdırılması öyle çok kolay bir iş değil. Ama, söz konusu evladınız olduğunda, tüm ebeveynlerin böyle zorlukların altından kolayca kalktıkları çok görülmüştür. Hiç şüphe yoktur ki, tüm anne babaların hayatlarında böyle anılar çokça mevcuttur.
Bence bu tür hikayeler çok yazılmalı, hem çocuklarımız, hem de biz yetişkinler tarafından çokça okunmalı. Belki bu sayede, çocuklarımızla aramızda beliren anlaşmazlıklar, buz dağları yok olur ve sevginin gülümseyen yüzü hayatımızı bir başka aydınlatır.
Anadolu içlerinin yalnız ve ıssız bozkırlarında bir karmaşık gece. Güney sahillerinde erik ve badem ağaçları çoktan çiçeğe durdukları, balkonumuzdaki Ankara doğumlu sardunyaların ilk kez ölmeden geçirdikleri bir kış sezonundan sonra, küçücük kırmızı çiçeklerini, olanca güzelliği ile bakışlarımıza sunmaya başladığı bu Mart gününün ilerleyen saatlerinde, bu çorak ve sessiz bölgeyi sarıp sarmalayan sevimsiz gece karanlığının etekleri ardına sığınan yağmur bulutları, yer yüzüne iyice alçalmış, ne yandan estiği anlaşılamayan rüzgarın önüne katılmış, alçak tepeleri yalayarak, suya susamış bilmem hangi kıraç toprağı sulamak için alel acele uçuşup gidiyorlardı.
Daracık yolda ağır ağır ilerleyen aracın farlarından fırlayan güçlü ışık huzmeleri, uzak mesafelerde kendilerine bir arkadaş arıyormuşçasına sere serpe geziniyor, her virajda araziyi inatla ve sabırla tarıyor, küçücük de olsa, çok uzaklarda da olsa, belki yoksul ve bakımsız, belki öylece kendi hainde, kendi dünyasında, kendi güzellikleri ile yaşamakta olan bir köy evinin penceresinden sızabilecek bir soluk aydınlığı yakalayabilme gayreti gösteriyor gibiydi.
Gecenin gizeminin sarıp sarmaladığı, hiç beklenmedik anlar ve şekillerde karşılarına çıkan küçük ve sesiz köyler, birkaç saattir bu sevimsiz seyahatin ürkütücü ve geri dönülmesi zor realitesini yaşamakta olan yolcuların yüreklerine ufacık da olsa kendilerine güven serpintileri ekmekte, farkında olmadan tutulan solukların yenilenmesine vesile olmaktaydılar.
Tanımadıkları, sevmedikleri ve karanlıkların renksiz kara renginin boyadığı bu uzak coğrafyanın tek güzel tarafı, aracın ışıklarının aydınlattığı yolda, olanca güzellikleri ve sevimlilikleri ile gezinen, gürültü ve ışıktan çok etkilenmedikleri, ya da ne yapacaklarını şaşırdıkları için güçlü ışığa yakalandıklarında öylece bulundukları yere oturup kalan, bazen yalnız, bazen de guruplar halinde serin ve renksiz geceyi renklendiren yabani tavşanlardı.
Sivas’ın Şarkışla ilçesine güney istikametinden yaklaşan bu tenha yol, bu mevsim ve bu saatlerde pek sürücüler tarafından tercih edilmiyor olmalıydı ki, yaklaşık 150 km ye yaklaşan zahmetli yolculuk sırasında, ne gittikleri istikamette, ne de karşı yönden gelen bir araca rast gelmemeleri, gecenin yabancı gölgelerinin korku duygusuna dönüşüp, yüreklerine dolmasına sebep oluyordu.
Günün yorgunluğunu üzerinden atamadan, akşam saatlerinde yola düşmek mecburiyetinde kalan sürücü, bu zahmetli yolculu kazasız belasız tamamlayabilmek için olanca becerisini ve dikkatini seferber ediyor, kestirme olduğu için tercih ettiği bu tenha yola girdiği için kendine lanetler yağdırıyor, içinden ardı ardına küfürler sıralıyordu.
Hemen yan koltukta oturan eşi, korkudan ve heyecandan fal taşı gibi açılmış gözleri ile yolu süzüyor, en küçük karaltı ve harekette ahlar vahlar çekiyor, araçtakilerin duyacağı bir biçimde bildiği bütün duaları aradı ardına sıralıyor, bu durum da araç sürücüsünün sinirlerini iyice bozuyordu.
Bir zaman sonra, serseri gibi gezinen kara yağmur bulutları, taşıdıkları su damlalarını yer yüzüne bırakmaya karar verdiler ve aracın homurtusuna karışan dua seslerine bir detavana düşen kalın damlaların tıkırtısı eklendi.
Tüm olumsuz koşullara bir de yağış eklenince, zaten oldukça yavaş seyreden aracın hızı biraz daha azaldı, varılacak menzilin zaman olarak mesafesi daha da arttı. Yağmurla birlikte, arada bir tebessümlerine neden olan tavşanlar da yolları terk ettiler, bu yitik arazide tamamen kaderleri ile baş başa kaldılar.
Bu sevimsiz seyahat, yolların biraz düzgünleşmesi ve yol kenarına dizilen köylerin sıklaşmasının ardından, uzaktan gözüken Şarkışla ışıklarını fark ettiklerinde sona ermiş oldu ama, aslında biten hiç bir şey olmadığını, tam aksine, asıl problemlerin yeni başladığını gecenin ilerleyen saatlerinde anlayacaklardı.
Yoğun yağmur altında,gecenin ilerleyen saatlerindeiyice tenhalaşan ilçe sokaklarında hiç durmadılar, bu zorlu parkuru sorunsuz tamamlamanın verdiği kendine güven ve moralle, Sivas yönüne doğru hızla ilerlemeye devam ettiler.
Kış mevsiminin hala olanca ciddiyeti ile kendini göstermekte olduğu bu zor bölgede, gece vakti, soğukta, yağışta, her türlü olumsuzluğun kol gezdiği böyle bir zaman diliminde, dört kişilik bu aileyi yollara düşüren, Akdeniz’in yumuşak ikliminden koparıp, Doğu Anadolu’nun sert doğa koşulları ile mücadeleye zorlayan sebep neydi?
Hikayemizin bu bölümünde biraz zamanın öncesine dönelim ve bu soruya cevap arayalım.
Çalışmayı seven bir insanım, fabrikadaki zamanın hemen hemen tamamı makineler ve işçilerimin arasında geçiyor, ofiste, masa başında, bilgisayar karşısında çok gerekli olmadıkça bulunmamaya çalışıyorum.
Evime asla iş götürmüyorum, orada geçireceğim saatlerin aileme ait olduğunu düşünüyor, hobim olan yazı yazma olayını bile, kendime zaman ayırabildiğim ölçüde iş yerimde gerçekleştirme çabası içinde oluyor, kendileri üzerindeki sorumluluk ve görevlerimi layıkı ile yerine getirmediğim düşüncesine kapılırla endişesi ile, üç yılı aşkın bir zamandır kaleme almakta olduğum tüm çalışmalarımdan asla yakınlarıma söz etmiyorum.
İlk kez, bu gece, yoğun bir çalışma günü akşamında, evime geç saatlerde döndüğüm, hatta eşimin, çok sevdiği Türk dizilerinden bir tanesini hararetle seyre daldığı kaçamak anlarında çaktırmadan üçlü koltuğun kenarına yorgun başımı yaslayıp, tatlı tatlı kestirdiğim, daha sonra da tüm aile fertleri uykunun sıcak ve sevimli kucağına kendilerini teslim ettiği, gecenin karanlığından süzülüp gelen ve penceremi olanca şiddeti ile dövmeye başlayan bir Akdeniz yağmuru eşliğinde, bilgisayarımın başına oturdum ve hayatın gerçeklerini, duyguları, evlat sevgisini, insan ilişkilerini anlatan uzunca bir yolhikayesini yazmaya başladım.
Bilemiyorum bu gece, artık pek genç sayılmayan vücudum uykusuzluğa direnebilecek ve parmaklarıma sonsuz bir hoşgörü göstererek, yaşadığım bu bana göre ilginç hayat kesitini yazıya dökmesine izin verecek mi?
Sanıyorum ki, evladı olanlar, ondan uzaklarda yaşamak zorunda kalanlar, ya da anne-baba sevgisinin tarifini, daima var olmasına rağmen henüz yüreklerindeki bir yerlerden bulup çıkaramayan ve bu durumun vereceği hazzı tadamayanlar, bu hikayede kendilerinden bir şeyler bulacaklardır.
8 Mart Pazar gününün yarısı, her zaman yatığımız gibi yine fabrikada, işimizin başında geçti. İkindi zamanlarında ancak ilçeye dönebildim ve eşimin tavsiyesine uyarak fırınımızdan üç adet sıcacık lavaş ekmeği alarak evin yolunu tutum. Aslında iş yerinde yemek servisi vardı ama, en azından tatil gününde, gündüz gözü ile beraberce bir sofrada toplanalım ve hoş sohbet eşliğinde yemeğimizi yiyelim diye düşündüm, karnımı evimde, ailemle birlikte doyurmaya karar verdim.
Gerçekten güzel yemekler getirdi hanım sofraya ve saat 17.00 sularında afiyetle karnımızı doyurmaya başladık dürümlerimizle. Henüz birkaç lokma yemiştim ki, eşimin telefonu sevimsiz sevimsiz çalmaya başladı. Yeni aldığı bu aletin sesinden hiç hoşlanmıyordum zaten, bir de zamansız çalması canımı oldukça sıktı, ‘’Kim bu yanlış zamanda telefona sarılan saygısız?’’ diye geçti içimden.
Her zaman güler yüzlü olan ve bilhassa yemek saatlerinde soframızı hoş sohbeti ve şakaları ile şenlendiren eşimin yüzü, telefondan işittiği ilk cümlelerle birden asıldı. Arayan büyük kızımdı ve iki gözü iki çeşme ağlamakta, bunalıma girmekte olduğundan yakınmaktaydı annesine.
Aslında onun böyle yakınmaları çok sık olurdu ama, bu kez iş gerçekten ciddi görünüyor, durumun vahameti annesinin telaşlı ve çaresiz bakışlarından belli oluyordu. Elindeki lokmayı usulca masaya bıraktı, ağzındakini de bin güçlükle yutabildi, gözlerinden şakaklarına doğru bir küçük göz yaşı damlası süzülüp gitti.
Elinden geldiğince, dilinin döndüğünce, ana yüreğinin olanca hassasiyetini taşıyan titreyen sesiyle bir şeyler anlattı kızına, yatıştırmaya çalıştı ama, iş telefonla halledilecek boyutu çoktan aşmış gibi gözüküyordu. Genellikle anne kız görüşür, işlerine beni karıştırmazlar, olayları kendi aralarında yoluna koyarlardı ama, bu kez fazlaca çaresiz kalmış, ya da kızımız gerçektenbunalıma girmiş olduğunu fark etmiş olacak ki, ilk kez telefonu bana uzattı, dumanlanan gözlerinin derinliklerinden çıkarıp gönderdiği güven dolu bakışlarının ardından,
-Bu iş beni aşıyor, lütfen bir çare bul bey!’’ diye fısıldadı.
Ben de aklıma gelen birkaç güzel söz ile kızımı avutmaya, yol göstermeye, sakinleştirmeye çalıştım, hayatın zorluklarından, insanlarla ilişkilerin zahmetli ve sabır gerektiren olaylar olduğunu anlatım ama, olay gerçekten telefonda çözülecek gibi gözükmemekteydi. İşin kötü tarafı da elimizden, birkaç güzel söz söylemekten başka bir şey gelmiyordu.
Eşim biraz daha dil döktü, sakin olmaya, sabırlı olmaya, dayanıklı olmaya gayret göstermesini istedi ve telefonu kapadı. Canımız çok sıkılmış, yemeğimizin de tadı kaçmıştı. Eşimin gözlerindeki damlanın kurumasına izin vermiyordu duyguları ve sessiz sessiz ağlıyordu uzaklardaki kızının bu mutsuz haline, bir taraftan da çare arar gibi gözlerimin içine bakıyordu.
Mutfak penceresinden gözüken ve her akşam yemeği için sofraya oturduğumda, büyük bir zevkle üzerinden güneşin batışını seyrettiğim, batı istikametinde uzanıp giden ve İskenderun Körfezi ile aramızda olanca sevimliliği ile uzanan alçak tepeleri, birkaç gündür göklerimizi istila eden toz bulutunun sevimsizliği eşliğinde yalayıp geçti yine bakışlarım ve her zaman yaptığım gibi, ani bir karar verdim eşime dönerek;
-Kalkın!...Erzurum’a gidiyoruz!...dedim.
Tüm aile fertleri şaşkın şaşkın yüzüme baktılar ama, böyle ani çıkışlarımın asla dönüşü olmadığını çok iyi bildikleri için, soru sorma gereği duymadan sofradan kalkıp, gerekli hazırlıkları yapmak için odalarına yöneldiler. Böyle ani kararları çok çabuk uygulamaya koyarım ve genellikle de çok asabi olurum. Bizimkilerin hemencecik hazır olacaklarını bildiğimden, ben de zaman geçirmeden giyindim, arabayı uzun yola çıkacak hale getirmeye indim.
Zaman kaybetmedik. Bir saat içinde her şey hazırdı, gerekli yerlere telefonlar edilmiş, araba düzenlenmiş, araç zinciri ve kalın giyecekler gibi kışlık aksesuarlar yerli yerine yerleştirilmişti.
Akdeniz Bölgesinde yaşamak insana kış mevsiminin bazen çok sevimsiz olabileceğini unutturuyor ama, bizler, bu konuda gerçekten çok tecrübeli insanlardık. En azından hayatımızın son 6 yılını İç Anadolu bölgesinde uzanan bozkırların, dayanılması zor ayazını tadarak geçirmiştik.
Oğlum, okulundan ayrı kalacağı için üzüldü ilkin biraz ama, karlarla dolu bir memlekete gideceğini öğrenince, hele de kar görmeden geçirdiği bir kış mevsiminin nihayetinde, yeniden kar topu oynayabileceğini, kayak kayabileceğini duyduğunda çok sevindi. Botları, eldivenleri, kalın kazakları, kışlık neyi var ise alıp getirdi dolabından.
Saat 18.00 sularında yola çıkmıştık. Hava ve yol durumunu öğrenebilmek için haber kanallarını aradık önce radyodan, sonra da haritadan kendimize uygun bir gidiş güzergahı seçmeye çalıştık.
Malatya-Elazığ-Bingöl-Erzurum güzergahı yakındı (yakın dediğimiz, hiç mola vermeden 10 saat kadar) ama, hem gece yolculuğu yapacağımızdan, hem hava raporlarının çok iyi gözükmediğinden, hem de terör olayları nedeni ile çok güvenli olmayacağını düşündüğümüzden, kendimize daha uzun olan K.Maraş-Sivas-Erzincan-Erzurumyolunu izlemeye karar verdik.
Böylece, belki de hayatımızın en zor geçecek seyahatine, ilk kez biraz korku, biraz endişe, biraz da heyecanla başlamış olduk. Tüm bu duygularımızı birbirimize belli etmiyorduk ama, her birimizin yüreğindeki sevgisi tarifsiz büyüklükte olan kızımızın, hayat mücadelesinde içine düştüğü çıkmaz durumu çözümlemek, karanlıklarını aydınlık kılmak, ümitsizliklerin yerine yeni ümit tohumları ekebilmek ve hayatını mutluluk esintileri ile renklendirebilmek düşünceleri ile doluydu aklımız.İşte bu nedenle de, durumun vahametine aldırmayarak, karanlığın belirsizliğine doğru aracımızı sürüp gittik.
Seneler öyle çabuk gelip geçiyor ki, geçen gün hangi yılı yaşadığımızı şaşırdım, eşim kahkahalarla güldü halime.
Ortaokuldayken, 2000 yılı geldiğinde kaç yaşında olacağımızı hesaplardık arkadaşlarımızla, erişilmesi imkansız gibi gelirdi o uzun zaman, delikanlılığa koştuğumuz o mesut günlerimizdeki ufuklarımıza sığmazdı.
Şimdi, 2009 dayız, erişilmesi mümkün olmayan uzun zamanların dokuz yıl ötesine geçmişiz.
Bu hızlı akışı yakalayabilmek, ya da yakalamaya çalışmak bile imkansız gibi. Ayak uydurabilene ne mutlu…
Bu gün, zamanla ilgili bir yazı kaleme alma niyetimiz yok aslında,birbiri ile ilgisi olmayan iki ayrı konuyu, becerebildiğimiz kadarı ile beğeninize sunmak istiyoruz.
İlk olarak, blogların tatlı paslaşması, şu mimleme konusuna değinelim biraz, kaynağının neresi olduğunu bilmediğimiz, gönül sayfalarına adeta bir virüs misali yayılan ama, gerçekten çok hoşlandığımız, ne yazanı, ne de okuyanı yoran, kısacık birkaç cümle ile insanları mutlu kılan bu yazışma olayını, daha doğrusu bizi ilgilendiren bölümünü irdeleyelim.
‘’Bir mucize istiyorum, mucize!...
Yoksa bu şiir son çocukluğum olacak, artık büyüyeceğim!...’’ cümleleri ile tanıdık Zeynepnazz18’i.
Kırmızı, siyah ve beyazın inanılmaz uyumu ile renklendirdiği güzel sayfasındaki, yaşına göre çok daha oldun anlatımları ilesevdirdi kendini bizlere. Arkadaşımız, gönül dostumuz, kardeşimiz, evladımız oldu. Dilerim, zevkle okuduğumuz cümleleri ile, daha uzun yıllar kelime arkadaşlığını sürdürür bizlerle, onu okudukça, asla ihtiyarlamayan, hep delikanlılık çağımızdaki gibi genç kalacak olan gönüllerimizi kandırırız.(Doyuma ulaştırırız.)
Sevgili Zeynepnazz18 kardeşimiz, 24 Ocak tarihli yazısında, Uzakdost’u da mimlemiş. Kendisine teşekkür ediyor ve dileğini yerine getiriyoruz.
1. Yakınınızda bulunan ilk kitabı elinize alınız.
Masamın üzerini araştırıyorum, keçe ve rulman kataloglarından başka hiçbir şey yok, onların içinde de yazı yok, sadece sıra sıra dizili rakamlar var. Dolabıma yöneliyorum, Hempel’in bir tanıtım kitabı geliyor elime, onda da 161 sayfa yok. Neyse, Kanat Boya katalogu imdadımıza yetişiyor.
2. 161. sayfayı açın.
Açıyoruz, Kanat Lüks Plastik Boya sayfası karşılıyor bizleri.
3. 5. cümleyi bulunuz.
Boyanın özelliklerini belirten bir cümle bu.
4.Blog sayfanıza yazınız.
‘’Yıkanabilir, silinebilir, çatlamaz ve yüzeye mat dekoratif bir görünüm kazandırır.’’
5. Arkadaşa gönderme konusunu işlemeyelim. Zira, bu sayfayı ziyaret eden, bizlerle kelime, gönül dostluğu kuran arkadaşlarımız arasında ayırım yapmış oluruz diye bir tatlı kuruntu kaplamakta içimizi.
Gelelim ikinci konuya…
Önceki Pazar günü, ailece yine Düziçi’ndeydik.
Mesai arkadaşımızın ağabeyi şehit düştüğünde tanımıştık Osmaniye’nin bu güzel ilçesini, içimizi kaplayan derin bir hüzün eşliğinde seyretmiştim doğal güzelliklerini, sıcak kanlı insanların misafirlerini rahat ettirebilmek için harcadıkları çabayı.
Bu kez hayırlı bir iş vesilesi ile, eşim ve oğlumla beraber yine düştük yollara, verimli bir ovanın kıyısına, Nur Dağları’nın eteklerine kurulu bu sakin, sessiz ve sevimli ilçeyi ikinci kez ziyaret ettik.
İşçilerimden bir tanesinin evlenme merasimi vardı, sevincine bir buklecik daha eklemek gayesi ile, üşenmedik, yorgunluğumuza aldırmadık, kalktık gittik 70-80 km yolu.
Küçük bir araştırmadan sonra bulduk düğün salonunu, yavaş yavaş kapıya yöneldik ki, bir yaşlı amca kesiverdi yolumuzu,
‘’Hoş geldiniz, kimlerdensiniz?’’ diye sorgu sual etti.
‘’Biz yabancıyız, sizler kimsiniz, oğlan tarafı mı, kız tarafı mısınız amca?’’
‘’Ben, oğlanın babasıyım. Siz şefi misiniz iş yerinden?’’
‘’Nereden tanıdın hemen amca?’’
‘’Buralı olmadığınız cildinizin beyazlığından belli. Üstelik yabancısınız. Oğlum da sıkı sıkı tembihledi, şefim gelecek, aman baba güzel ağırla diye!’’
Koluna giriyorum amcanın, karşılıklı gülüşüyoruz, oldukça samimi bir sohbete tutuşuyoruz insanların meraklı bakışları arasında ayak üstü, hal hatır soruyoruz, iyi dileklerimizi sunuyoruz birbirimize.
Bizim işçilerin bir çoğu eşleri ile salondalar. İşçi dediğim, hepsi 25 yaş civarında, çakı gibi delikanlılar.
Halaylar, çiftetelliler, danslar gırla gidiyor, bizim oğlanların aşağıya oturduğu yok, akılları fikirleri yaşı kemale ermiş şeflerini de kaldırmak, aralarına almak. Öyle kuru gürültüye pabuç bırakır mıyım, hayatımda eli yüzü düzgün bir oyun oynamamışımdır düğünlerde.
Bu kez bizimkiler kurnaz çıkıyor, şarkı söyleyen sanatçıya anons ettiriyorlar, mecburen kalkıyoruz oğlumla, eşimin şaşkın bakışları arasında, ne kadar kurt birikmişi ise üzerimizde, tekmilini birden oyun pistine döküyoruz.
Güzel bir törendi, mutluluk dileklerimizi sunduk genç çiftte ve zamanı çokça geçirmeden de dönüş yoluna koyulduk, virajlı ama harika bir manzarayı bakışlarımıza sunan Düziçi- Osmaniye arasını göz açıp kapayıncaya kadar geçmek üzereydik ki, her zaman olduğu gibi, bizim oğlan acıktım feryatlarına başladı.
Osmaniye, gerçekten bu konuda çok harika bir yer. Çok az paralar ödeyerek, kendinize mükemmel bir yemek ziyafeti çekebiliyor, bu yörelerin meşhur mutfağının doyumsuz lezzetlerini tadabiliyorsunuz.
Gün ikindiyi devirmiş, zaman akşama doğru yol almakta, tatil günü olması nedeni ile caddeler çokça kalabalık değil. Güzel bir kebapçının önüne park ediyoruz arabayı, çıkıyoruz.
Henüz kapıyı kapamıştım ki, eşimin feryadı ile irkiliyorum, ilk şaşkınlığı atlatınca da hemen yanına koşuyorum.
Bizim oğlanın sağ işaret parmağı, sol avucunun içinde, iki gözü iki çeşme ağlamakta. Aracın kapısına sıkıştırmış elini, parmağının ucu ezilmiş, kanamakta. Oradan bir yerlerden biraz buz buluyoruz, parmağına sarıp, acele hastanenin yolunu tutuyoruz.
Hastane de yakın bir yerde, hemen ilgileniyorlar, film çekiyorlar, sarıp sarmalıyorlar. Küçük bir kırık var ucunda, iki günde bir pansuman ve 10 gün kadar sarılı kalacak diyor doktor.
Güzel başlayan gün, yüreğimizi acıtan bir sevimsizlikle bitiyor, sağ kısa farı sönen arabamızın kör ışığında, karanlık bastıktan sonra dönebiliyoruz evimize. Kardeşinin elini sargı bezleri içinde gören ablasının çığlıkları karşılıyor bizi, zor bir haftaya dinç başlayabilmek umudu ile dinlenmeye çekiliyoruz.
Okulların tatile girmesi, bizim ufaklık için gerçekten şans oluyor. Kalem tutamadığı için yazı yazamıyor, sadece derslerini dinlemekle yetinmek zorunda kalıyordu sınıfta, bu da oldukça canını sıkıyordu. Zira, dersler ve ödevler konusunda oldukça hassastır kendileri, yaramazlıkları yanında çalışkanlığı ile de kendini göstermesini ve sevdirmesini bilmiştir her zaman.
Aradan 10 gün geçti, kontrol için tekrar Osmaniye yollarına düştük beraberce. Sargıları açıldı, yarası kontrol edildi, durumun iyi olduğuna karar verildi, sadece parmak ucuna uygulanan bir sargı işleminden sonra da, geçmiş olsun dilekleri ile geri gönderildi.
Sağ elini tamamen kaplayan sargılardan kurtuldu ya, bizimkinin keyfine diyecek yok doğrusu. Eli yaralandığı için yiyemediği yemeği istiyor benden bu kez, ister istemez yine bir kebapçının önünde duruyoruz, daha bir dikkatli arabadan çıkarak lokantaya yöneliyoruz.
Karnımızı bir güzel doyuruyor, ardından da iş yerime doğru yola çıkıyoruz. Evimiz biraz uzak olduğu için, zaman kaybetmemek düşüncesi ile onu eve bırakmayı düşünmüyorum, beraberce çalışmaya gidiyoruz. Ben fabrikada olduğum zaman zarfında o, ofisimdeki bilgisayara el koyuyor, akşama kadar bıkıp usanmadan internette oyun kovalıyor, bu işi yapmaktan da sonsuz zevk alıyor.
İş yerine doğru yol alırken, dikkatimi yolun orta refüjündeki bir afiş çekiyor.
‘’DEPREM, UNUTULDUĞU ANDA GELİR.’’
Alıp götürüyor bu cümle, oğlanın sevimli tavırlarının dudaklarım yerleştirdiği yarım gülümsemeyi, dikkatim dağılıyor, aracı aklımla değil de, yılların verdiği alışkanlıkların refleksleri ile kullanır hale geliyorum.
Dalıp gidiyorum hatıraların derinliklerine, acılarla dolu günlerin, çaresizliklerin, ümitsizliklerin, gözyaşlarının hüküm sürdüğü sevimsiz zamanların, sevimsiz hayalleri arasında kayboluyorum.
İşte tam bu noktada, aklıma bir mahzun hikaye geliyor size anlatacak, bir küçük kızın, yıkılan ümitleri canlı tutabilmek için harcadığı olağanüstü çabayı yazmak geliyor ama,
dönüp bakıyorum da arkama, epeyce uzun bir yazı olmuş yine.
İşte bu nedenle, gerçekten yaşanmış olan bu hikayemizin, bundan sonraki yazımıza konu olmasının daha doğru olacağına kanaat getiriyorum.
İlk bulduğumuz fırsatta, yeni kelimeler, yeni cümlelerde buluşmak dileği ile, hoşça kalın diyorum.
Acısı ile, tatlısı ile, hasreti, hüznü, tebessümleri ile, velhasılı tüm güzellikleri ile bir bayramı daha geride bıraktık, yeni soluklarla, yeni ümitlerle, yeni heyecanlarla, her birimiz dünyanın değişik köşelerinde de olsak, hayat yolunun her adımı gizem dolu yolculuğuna, sayfalarımıza kelimelerle döşediğimiz duygu bağlarına sıkıca tutunarak devam ediyoruz hep beraberce.
Biraz geç olacak ama, yine de ben, hepinizin bayramını gönülden kutluyorum tekrar ve hayatlarınıza mutluluklar taşımasını, bu vesile ile de Tanrı’nın, kederleri, acıları, mutsuzlukları, talihsizlikleri sizlerden uzak kılmasını diliyorum.
Kadim dostum Jadore’nin de yazdığı gibi, yine sıladan uzak, ana-babamızın kokusunu içimize sindiremeden, ellerini sevgi ve hasretle öpüp koklayamadan, atalarımızın kabirlerini ziyaret edemeden, bir Fatiha dahi okuma fırsatı yakalayamadan, insanın vatanı doğduğu değil, doyduğu yerdir misali, şimdilik bizlere yabancı olan bir diyarda, yabancı insanların, yabancı kültürlerin, yabancı iklimlerin, yabancı mevsimlerin arasında geçirmek zorunda kaldık yine bu güzel bayramı.
Sağlık olsun diyoruz ve sevgili Çılgın Annemizin taa Avustralya’ya kadar gidip, sevdikleri ile sarmaş dolaş olması, hasret gidermesi ile mutluluk derliyoruz az biraz hayattan, onun sevinci ile kendimizi avutuyoruz.
Bayramın sizlere anlatacak çok ilginç bir yanı yoktu gerçekten ve bildik kurban kesme faaliyetleri dışında kayda değer bir hareket, ya da değişiklik olmadı hayatımızda, yine televizyon seyretme ağırlıklı bir dinlenme periyodu izledik ailece.
Son gün memleketten misafirlerimiz vardı, kayınvalide ve eşimin teyzesinin çocukları, sağ olsunlar yalnız bırakmadılar bizleri bu yabancı ellerde, hayatımıza değişik bir renk taşıdılar.
Onların hatırına, Pazar günü Antakya’ya bir gezi düzenledik, yeni güzelliklerle tanışma, yeni kültürleri inceleme, yeni yurt köşelerini keşfetme imkanı bulduk. Aslında gezimiz beklediğim, ya da ümit ettiğim kadar güzel geçmedi ama, yine de ilginç birkaç kare yakalamayı başardım, sizlere yazacak birkaç güzel cümleye hayat verebildi gözlemlediklerim, inceleme fırsatı bulduklarım.
Akşamdan hazırlıklar yapıldı, yörede her çeşit damak tadına hitap edebilen lokantaların mevcut olduğunu önceden bildiğimiz halde, yine de eskiden kalma alışkanlıklarla olsa gerek, pastalar, börekler hazırlandı, dolmalar sarıldı, mangal sefası yapabilmek için gerekli tedbirler alındı, mümkün olduğunca çok yer gezip görebilmek için, senenin bu kısa günlerinde zamanı en güzel şekilde kullanabilmek amacı ile, sabahleyin erkenden kalkılmaya karar verildi ve olabildiğince erken uykuya dalındı.
Tüm programlamalara karşın, o sabah yine erken kalkamadı kimse, ben de kırk yılda bir sabah şekerlemesi yapabilmenin tadını çıkardım işin doğrusu. Geç kalmamıza rağmen, saat 09.00 sularında çoktan İskenderun yolunu yarılamış, sabah kahvaltısını nerede yapacağımıza dair tartışmalara başlamıştık bile.
Mavi rengin en güzeline bürünmüş gök yüzünde usul usul gezinen birkaç beyaz bulut kümesine, Akdeniz’in yeşil sevimliğinden yükselen birkaç ak kanatlı martı eşlik etmekte, sahilden hemen inanılmaz bir ihtişamla yükselen dik yamaçların doruklarından kopup gelen bir tatlı rüzgar, dağların arkalarından, Anadolu’nun derinliklerinde yuvalanan kış soğuğundan esintiler taşımakta hala sonbaharını o inanılmaz romantizmini yaşayan bu güzel beldeye.
Sahilde küçük bir tur atıyoruz aracımızla, denize karşı kahvaltı teklif ediyorum ama, etrafımızı saran çam ağaçlarının, rüzgarın kucağında salınan dallarını gördüklerinde, üşüme korkusuna kapılıyor çoğunluk ve fikrimi doğrusu çok beğenmiyorlar.
Fazla oyalanmadan, yeni fırından çıkmış ekmeğin o dayanılmaz kokusunun etrafı sarıp sarmaladığı bir fırından, taze ve sıcacık birkaç pide aldıktan sonra, aracın yönünü Belen’e çeviriyorum, sahille öpüşen bu güzel ilçeyi arkamızda bırakarak, hızlıca bakımlı asfalt yoldan yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. Kısa bir zaman aralığından sonra dağın en yüksek kısmına ulaşıyor ve ovaya doğru, muhteşem bir manzaranın eşliğinde inişe geçiyoruz.
O kadar harika bir görüntü var ki önümüzde, serin esen rüzgara aldırmayıp, hasta olmayı da göze alarak, kahvaltımızı burada, bu eşiz manzarayı seyrederek yapmaya karar veriyoruz. Fotoğraf çekmekten yemek yemeye fırsat bulamadım işin doğrusu ama, gerçekten de aç kalmama değecek güzellikte kareler ekledim albümüme.
Meraklı gözlerle sağı solu süzerek, oldukça rahatve hoş bir yolculuktan sonra Hatay’a,yurdumuzun en güneyindeki bu gizemli şehre ayak basabildik. Her zaman yaptığım gibi, bir akşam önce enine boyuna internetten incelediğim şehrin ana meydanına yöneldik ilkin ve Uzun Çarşı esnafının bizlere sürpriz yapmalarını, dükkanlarını açık bulmayı ümit ettik ama, maalesef hevesimiz kursağımızda kaldı, kapalı kepenkler karşıladı bizleri.
Sevimsiz peysajı ve atık sular nedeni ile çirkin bir renge bürünen Asi nehrinin sakin akışını seyrettik bir süre, sonra da sıcacık Künefe yemek için bir tatlıcıya yöneldik. Karadeniz insanı pek alışık değil böyle şeylere, bir çoğu önlerine konan sıcacık, içi yumuşacık peynir, dışı Antep fıstığı ile süslenmiş tatlıyı bitiremediler. Eşim ve ben, Antep’ten kalan alışkanlıkla, sadece ve sadece garsonlara karşı mahcup olmamak için(!), ne kadar künefe var ise sildik süpürdük masalarda.
Öğlen saatlerinde yükselen hava sıcaklığı, nehir boyunca aheste akeste bir gezi yapmamızı, bu tarihi şehri iyice incelememizi, güzelliklerini doyasıya tatmamıza imkan sağladı. Ulu cami önünden geçerken, minareden yükselen ezan sesi dikkatimi o yöne çevirmeme neden oldu ve minaresinden başka bir şeyi pek gözükmeyen, küçük ve taş işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği bir kapının arkasına gizlenen harika avlusu ile, gerçekten insanın seyrine doyamadığı bir güzellikte, sessiz sakin hayatımızın bilinmezlikleri arasında yaşayıp giden bu tarifi zor mekanı keşfetme imkanı buldum. Gezi arkadaşlarımdan izin rica ettim kısa bir süreliğine ve kapı aralığından çabucak birkaç kare fotoğraf aldım hem kendim, hem de blog arkadaşlarım için. Portakal ağaçları ile süslenmiş bu küçük ve temiz cami avlusu, hatıralarım arasında her zaman güzel bir yer işgal edecektir sanıyorum.
Şehirde gezecek çok yerimiz olmadığına kanaat getirince, aracımızın yönünü Harbiye’ye çevirdik ve kısa bir süre sonra da o doğa harikası beldeye ulaşıp, kış mevsimin ortasında olmamıza rağmen, hala güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen o muhteşem manzarayı seyretmeye, onun tarifi mümkün olmayan büyüsü kucağında hoş dakikalar yaşamaya başladık.
Buralarda, blog sayfalarımızda Antakya’lı arkadaşlarımız olduğunu biliyorum. Bu kadar güzelliklere sahip oldukları halde, sayfalarında yer vermemeleri, kelime dostları ile paylaşmamaları çok garibime gitti doğrusu. Ülkenin öteki ucundan, taa Trabzon’dan kalkıp gelen bir yabancı, bir- iki saatlik gezisi sonucu, bu güzel şehir ve onun değerleri ile ilgili, oldukça da uzun bir yazı kaleme alabiliyor ama, yöre insanları, bu dünya harikasının asıl sahipleri sessizce, insanların bilgisinden, ilgisinden uzak, yanı başlarında öyle yaşayıp gitmesine izin veriyorlar. Üzücü bir durum bu benim için.
Aralık ayının ortalarındayız, ülkede kara kış olanca şiddeti ile hüküm sürmekte, doğuda – 27 dereceleri göstermekte termometreler geceleri, soğuğun hükümdarlığı alabildiğince sürüp gitmekte ama, burada, yurdun bu müstesna köşesinde, Sonbahar mevsimi hala olanca güzelliği ile hüküm sürmekte, ağaçlar, çeşit çeşit renklerle boyadıkları yaprak elbiseleri ile, seyretmesine doyum olmayan bir manzara sunmakta insanların bakışlarına.
Kocaman kocaman defne ağaçları, çocukluğumun sevimliliğinde takılı kalmış bir güzel kokuyu taşıdı burnuma, pahalı bir losyonu kokluyormuşçasına zevkle kokladım avucumda ezdiğim defne yapraklarını, üzerinden çokça seneler geçen anılar denizinde süzülüp gittim bir süre dudaklarıma yerleştirdiğim bir bukle tebessümle.
Dağın kucağındaki kocaman kaya kitlesini delip, yeryüzüne fışkırmış nehir misali akan temiz ve tatlı su. İçmeye doyamıyorsunuz, akışın ihtişamı etkiliyor gerçekten sizi. Çokça şelaleler oluşturmuş insanlar, doğanın güzelliğine güzellik katmışlar, fazla tahripkar olmadan, insanların rahatça dinlenebilmeleri ve hoş zaman geçirebilmeleri için çokça seyir teraslar inşa etmişler.
Ne yana baksanız başka bir güzellik, suyun insanın ruhunu okşayan o inanılmaz ahenkli melodisi, ördekler, kazlar, kuzular, daha çokça şey gözlemliyorsunuz, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz.
Misafirlerimiz yaşlı insanlar, oğlum vebenim dinamikliğimize ayak uyduramıyorlar, saygısızlık olmasın diye onları yalnız da bırakamıyorum, istediğim görüntüleri almama engel oluyor bu durum, canım sıkılıyor ama, yine de sizlerin beğeninize sunabileceğim birkaç poz yakalamayı başarıyorum.
Burada uzun uzun cümlelerle Harbiye’yi anlatmak istemiyorum sizlere, sanıyorum yazımın baş tarafına yerleştirdiğim fotoğraf, olayı daha etkili ve anlaşılır biçimde sunuyordur beğeninize.
Çocuklar için minik oyuncaklar satan bir gençle sohbet ediyorum, yaz aylarında Suriye’den bile ziyaretçiler geldiğini, sabah erkenden yer tutmak gerektiğini anlatıyor. Bayram da da biraz hareketli olmuş bu doğa harikası yer ama, bizim ziyaret ettiğimiz gün gerçekten oldukça tenha ve sessizdi.
Bu sakinlikten mi etkilendik bilemiyorum ama, orada, o inanılmaz manzara arasında piknik yapmak gelmedi içimizden, zaman ikindiye doğru yol alırken, biz de dönüş hazırlığına başladık ve şehir merkezinden yavaş yavaş ilerleyerek kuzeye, Kırıkhan istikametine doğru yola çıktık.
Nur dağlarından Belen’e doğru tırmanırken, akşama dönen zamanın uzayan gölgeleri eşliğinde, arkamızda kalan Amik Ovasının insanın içini huzurla dolduran enfes manzarasını son bir kez daha seyrediyor, öğle yemeğimizi akşam ile birleştirerek, iyice acıkan karnımızı doyurmak için, Akdeniz sahilinin sakin bir köşesini seçmeye karar veriyoruz.
İskenderun’u durmadan geçiyor ve Dörtyol civarlarında, yaz aylarında geceli gündüzlü kalabalıkların eksik olmadığı, sırtını portakal bahçelerine dayamış, palmiye ağaçları gölgesinde serinlenen, minik dalgaların usul usul oynaştığı bir tenha sahilde noktalıyoruz uzun yolculuğumuzu.
Oğlum ve kızım, hemen denize gidiyor, sıcaklığını kontrol ediyorlar, ardından da paçaları sıvayıp, uçsuz bucaksız ve harika bir kum örtüsü ile kaplı olan sahilde, minik dalgalarla şakalaşır gibi bir öteye, bir beriye koşuşup duruyorlar. Her ikisi de, üşüyüp hasta olacaksınız gibi ihtarlarımıza aldırmıyorlar, genlerinde taşıdıkları deniz insanı olma özelliklerinin tüm gerekleriniyansıtıyorlar hayata.
Kebaplar yapılıyor, ta Karadeniz’den getirilen Hamsiler pişiriliyor, batmakta olan akşam güneşinin o inanılmaz güzellikteki sıcak renklerinin ruhumuza taşıdığı haz eşliğinde hoş bir ziyafet çekiyoruz kendimize.
Bir elim mangalda, bir elim fotoğraf makinesinin denklanşöründe, seyrine asla doyamadığım akşam güneşinin, Akdeniz ufuklarında su ile öpüşmesini resmediyorum, kızıl ve sarı rengin bin bir çeşidinin, gözlerimden gönlüme gönderdiği hazzı, yaşayabileceğimin nihayetinde yaşamaya çalışıyorum.
Sonuçta, çok harika bir gezi olmadı ama, yeni yerler görmek, yeni güzelliklerle, yurdun bilmediğimiz değerleri ile tanışmak gerçekten ilginçti. Misafirlerimiz, en azından eve tıkılıp kalmaktan kurtuldular bir günlüğüne de olsa, Uzakdost ise, epeycedir ilgilenemediği sayfasına, sizlerin beğeninize sunabilecek birkaç cümle yazma fırsatı yakaladı.
Bayram tatili ve ardından gelen internet arızası nedeni ile, bu kez arayı açtık yine biraz. Bu durumu dikkatinden kaçırmayan Diloylo arkadaşım başta olmak üzere, tüm dostlardan özür diliyor, geçmiş bayramınızı tekrar kutluyorum efendim.
Sıcağın oldukça ağır renkleri ile boyadığı bir Eylül günün ardından, öfkesi iyice dinen güneş, çehresini her akşamüzeri olduğu gibi sarıdan kızıla dönüştürmüş, ağır ve yorgun bir süzülüşle Adana semalarına doğru uzaklaşırken, gönderdiği günün son ışık huzmelerinin fırça darbeleri ile oluşan uzun gölgelerin süslediği çorak ve alçak tepelerini seyrediyorum bu ilginç yurt köşesinin.
Hiç alışamadığım klimaların oluşturduğu serin ama sevimsiz çalışma ortamının inadına, aracımınkini kapıyor, camları sonuna kadar açıyorum.
Aheste aheste yol aldığım otobanda, hızlı hızlı araçlar geçiyor sağımdan solumdan, aldırmıyorum, ılık ılık esen akşam rüzgarın saçlarımın arasında dans edişinin verdiği haz eşliğinde, çıplak dağların eteklerinde uzanan ve yeşilin en güzeli ile boyanmış olan ovayı inceliyorum.
Allahım!... Ne güzel bir görüntü, ne inanılmaz bir doğa harikası bu gözlerimin önünde uzanan.
Portakal bahçeleri öyle sarmış sarmalamış ki her yanı, yaşadığım ilçeyi, yüksek sayılacak bir konumda bulunduğum halde görmeyi başaramıyorum.
Tuhaf, sevimsiz bir toprak.
Anadolu’nun iç kısımlarında uzanan uçsuz bucaksız kıraç arazilere benziyor ama, aslında hiç de öyle değil. Son derece verimli, portakal, mandalina ve zeytin ağaçları, nerede ise dikmeseniz bile ürün verecek durumda.
Bu toprakların altında, Türkiye’nin en büyük yer altı su rezervi olduğu söyleniyor ki; her nereye olursa olsun kuyu vurduğunuzda fışkıran su, bu durumu adeta belgeliyor gibi.
Kocaman sulama kanallarından nehir görünümünde akan sular, Karadeniz bölgesinin az debili ve küçük derelerine alışmış bizler için, gerçekten inanılmaz güzellikte bir manzara oluşturuyor. Hava zaten dayanılmaz derecede sıcak, bir de böyle coşkulu suyu görünce, kendini içine bırakası geliyor insanın.
Otoban yolculuğumuz beş dakika kadar sürüyor ve ilçe girişine yöneliyorum. İskenderun-Hatay istikametine uzayıp giden düz yoldan ilçe istikametine kıvrıldığınızda, uzun ama oldukça güzel bir bulvar karşılıyor sizi. Yolun ortasındaki refüjde, yüksek, zakkum’a benzeyen pembeli beyazlı çiçekler, gelen geçen araçların rüzgarı ile nazlı nazlı sallanıyorlar.
Sağlı sollu portakal bahçeleri. Çok yüksek olmayan ağaçlar silme portakal dolu ama, henüz yeşil renkte olduklarından, dikkatli bakmayınca seçmek gerçekten zor oluyor alışık olmayan gözler için.
Bahçe içinde, genellikle yoldan alçak bir duvarla ayrılmış, bir eski ahşap kapı ile avlusuna girilen, bir veya iki katlı, boyasına, sıvasına çok özen gösterilmemiş, her birinin terası üzüm asmasın ile kaplanmış iptidai evler. Bu yalın halleri ile ne kadar sevimli gözüküyorlar, sizlere anlatabilmem mümkün değil.
Gençler, yaşlılar, kadınlar, kızlar, tüm ahali motosiklet kullanmakta, 4-5 kişilik bir aile bile, küçücük motorun üzerine rahatlıkla sığabilmekte, bizlerin, yani yöreye yabancı olanların şaşkın bakışları arasında, sağımızdan, solumuzdan hızlıca geçip gidebilmekte.
Küçük(nüfusu 30000,çok da küçük sayılmaz aslında), sakin bir ilçe. Bu kadar verimli toprakları olmasının, sanayi bölgelerine bu kadar yakın olmasının yanında, ülkenin bir köşesine sığınmış, genelde fakir insanları barındıran kendi ilçemle kıyasladığımda, gerçekten çok geri kaldığını düşünüyorum, üzülüyorum.
Sakinliği, yeşil bahçelerinin güzelliği tesellim oluyor, buraları galiba seviyorum yavaş yavaş..Nasıl sevilmesin ki; kaldırımın kenarlarında görmeye alışık olduğumuz çınar gibi ağaçların yerini portakal ağaçları almış burada. Dalları da öyle dolu ki, insan hayretler içinde kalıyor.
Ankara’dan ayrılalı nerede ise üç hafta olmuş. Oranın havasını ve kalabalığını özlemedim dersem yalan olacak ama, buranın da bolluğu, bereketi, sebzelerin inanılmaz tazeliği ve ucuzluğu, küçük şehrin insana verdiği güven hissi güzel.
Bir de, blog arkadaşlarıma yine aynı yakınlıkta olmam, onları okuma, yorumlama, selam gönderme, güzel dileklerini kabul etme konusunda hiçbir şey yitirmemiş olmam tesellim oluyor.
Yeni günler bakalım hayatlarımıza ne değişiklikler getirecek?
Arada oturup yazarsınız işte...İçinizdeki bir meçhulden gelen sese kulak verirsiniz...Yazmasına yazarsınız da,sonra dönüp bakatsınız ki, kendinizi yazmışsınızdır...