Oldukça uzun bir ara verdik galiba yine. Hayatımızın vazgeçilmezi arasına giren blog sayfamızdan, yaşama mücadelemizin karmaşası arasında uzak kaldık bir aydır.
Kendimize ayırabildiğimiz her kısacık zaman aralıklarında, kaçamak bakışlarla uğradık yine uzakdost sayfasına, dost selamlarını aldık, kısacık yorum cümlelerinden derlediğimiz mutluluk esintilerini, yorgun bakışlarımızdan süzerek, yüreğimizin sonsuz derinliklerine yerleştirdik.
Karşılık veremedik belki, hatta dost sayfaları izleyemedik bile ama,unuttuğumuz da iddia edilemez hani.
Umarım, gelecek günler daha renkli olur, dağarcığımızda biriktirdiklerimizi paylaşma imkanı buluruz blog dostlarımızla ve bu sanal aleme aktardıkları gönül seslerine birlikte kulak veririz.
Bir serin Pazar gününün öğle saatlerindeyiz. Günün erken saatlerinde parçalı bulutlu bir manzara sergileyen gökyüzü, beyaz bulut kümeciklerinden arınmış, o sevimli mavi rengine bürünmüş durumda.
Küçük odamın çiçek desenli tül perdesi arkasından, narenciye ağaçları ile adeta yeşilin en güzeline boyanmış bahçelerin, kara taştan örülmüş iptidai alçak duvarları arkasında kaybolmuş gibi duran, iki katlı, sıvasız, demir parmaklıklı, damsız, mütevazi evlerin, istisnasız tümününçatılarını süsleyen ve Akdeniz güneşinin yakıcılığındankoruyan üzüm asması ile sarılı çardakların güzelliğine tezat, ufak bacalardan aheste aheste bir kara dumanın süzülüşünün seyretmekteyim.
Kasım güneşinin sevimliliğini yakalayan ev hanımları, fırsatı kaçırmamış, birbirlerine nazire yaparcasına balkonları renk renk çamaşırlarla doldurmuşlar.
Belki de Sonbaharın bu son ılık günlerinden faydalansınlar diye, site dahilinde sayıları azımsanmayacak kadar çok olan bebekleri anneleri balkonlara çıkarmış, tatlı tatlı etraflarını, sağda solda uçuşan serçeleri, gelip geçen araçları, bahçede top koşturan ağabeylerini seyretmekteler.
Küçük odamda kocaman ve sevimsiz bir televizyon. Bangır bangır bir şeyler anlatıyor, ilgimi çekmeyen resimler gelip geçiyor ekrandan. Pek seyretmiyorum ama kapamak da içimden gelmiyor. Nasıl da işlemiş kanımıza, onsuz durmak imansız hale gelmiş. Bezen radyo tiyatrolarını çok özlüyorum. Bir de hoş aile sohbetlerini.
Oğlum, kitaplarını saçmış yine dört yana. Kitaplar, defterler, renk renk boya kalemleri, silgi, cetvel, pergel, kalemtıraş, makas, yapıştırıcı, yarısı yenmiş bir çikolata paketi ve kocaman bir okul çantası.
Canım sıkın, yorgunum biraz da. Fabrikadan sonra, bir de ev işleri ile uğraşmak, hele de bizim oğlan gibi yaramaz birine bakmak zorunda kalmak gerçekten yoruyor insanı.
Erzurum’da okumakta olan büyük kızım çok hasta. Kimsesizlik zor, çaresiz annesi onun yanına gitti, oğlum ve ben burada kaldık. Yalnız yaşamaya alışığımdır ama, kendimden başka bir de oğlana bakmak gerçekten zor oluyor.
Sabah kalk, kahvaltı hazırla, oğlanı giydir, servise bindir, işe git, saat 14.30 da geri gel ve servisten al, iş yerine götür, akşamleyin beraber eve dön, akşam yemeğini hazırla, temizlik yap, bulaşık yıka,vs,vs….Zor iş….Zor!...
İşte bu nedenle bloga ayıracak zamanımız olamıyor maalesef.
Şimdi dışarıda, arkadaşları ile top oynuyor. Bulaşıkları sonraya bıraktım ve tüm bu sıkıntıları blog dostlarımla paylaşayım diye bilgisayarımın karşına geçtim.
Ha!... Bu arada Gümüş de sakin sakin beni seyretmekte. O, bizim oğlanın yeni arkadaşı, bir muhabbetkuşu. Annesinin yokluğunda onunla avunuyor garibim işte…
Zaman geçti,işler birikti. Çalışmak, çamaşır, bulaşık yıkamak, evi temizlemek gerek.
Koca bir yılın, sıcağı, soğuğu, stresi, yorgunluğu, velhasılı tüm keşmekeşine cesurca göğüs germesini biliyoruz da, bayram sabahının mahzunluğu karşında boynumuz nasıl da bükülüveriyor, nasıl da yangınlar düşüyor yüreğimize, nasıl da yaşarıyor bakışlarımız, nasıl da özlemler çörekleniyor düşüncelerimize, nasıl da geçmişin tebessümlerine sığınıveriyoruz.
Yeni bir bayram sabahı…
Yine yabancı bir coğrafya, yine yabancı yüzler, yine yabancı gelenekler…
İyi ki bayram namazları aynı, bayramlaşmalar aynı, şekerler, çikolatalar, bayram harçlıkları, rengarenk giysileri ve tebessüm eden bakışları ile çocuklar aynı…
İyi ki, yurdumuzdayız, sözler, yazılar, cümleler aynı…
Yurt dışında bayramı yaşamak gerçekten çok daha zor oluyor. Hele de ayrı bir dinin hakim olduğu topluluklar arasında karşılamak zorunda kalmışsanız bayramı, o zaman burukluğu bir kat daha artıyor gönlünüzün.
Burada, Akdeniz’in bu sıcacık ikliminde, bu yeşil yurt köşesinde, biraz da yalnız kalmanın etkisiyle olsa gerek, gerçekten oldukça zor bir Ramazan ayı geçirdik. Bu yaşıma geldim, sıcak ülkelerde Ramazan’ı karşıladım ama, inanın bu kadar suya hasret kaldığımı hiç hatırlamıyorum. Zor bir aydı…
Şimdi,
Yine bir bayram sabahındayız ve yine yeni bir bayram yazısını kaleme almak için, yeni bir bayram hüznünü yazmak için oturdum klavye başına, güneyden, Akdeniz açıklarından kopup gelen ve balkon kapısına asılı tül perdeyi aheste aheste dalgalandırarak odama dolan, çıplak ayaklarımın arasından geçerken hoş bir serinlikle hislerimi okşayan, sonra da karşı pencereden geldiği gibi sakince çıkıp giden bir sevimli rüzgarın arkadaşlığı eşliğinde, duygularımın kelimelerden ibaret olan resmi çiziyorum sayfamda.
Site ne kadar da sakin bu gün. Çocuklar, alıp başlarını bir yerlere gitmişler, arabalar seyrekleşmiş, sessiz, sakin bir Pazartesine merhaba diyor zaman.
İnsanı bunaltan sıcaklardan da eser yok, son birkaç günde iyice serinlemiş hava, sağanak yağışlar gezinmekte bu memleket köşesinde, akıllarda sel korkusu var.
Yeni bir bayram sabahı…
Birazdan küçük kızımda yuvadan uçacak, dört yıl boyunca okuyacağı okuluna doğru yola çıkacak. Bir hafta sonra da büyüğü yolcu, bizim oğlanın keyfi iyice kaçmış durumda. Büyük ablasının yokluğuna alışmıştı da, gün gelecek, diğerinden de ayrılmak zorunda kalacağını hiç düşünmemişti. İki gözü iki çeşme, hatırladıkça hayatın realitesini, usul usul ağlayıp duruyor garibim.
Yazacak çok bir şey yok.
Gurbet ilde iseniz, ziyaret edecek yakınlarınız, onaracak, temizleyecek, çiçekleyecek ata mezarlarınız yok ise, ananız, babanız, sevdikleriniz uzaklarda ise, çok yapacak bir şeyiniz kalmıyor, basit bir tatil gününe dönüşüveriyor bu müstesna zaman aralıkları işte…
Neyse…
Duygularımızı siz blog dostlarımızla paylaşabiliyoruz en azından… Bu da bir şey işte… Bu da ufak bir tebessüm kaynağı… Bu nedenle, iyi ki varsınız diyorum…
Bayramınızı en içten dileklerimizle kutluyoruz efendim…
Oysa hüzün mevsiminin, şiir mevsiminin, duygu mevsiminin, Sonbahar’ın başlangıcıydı…
Eskiden bu günlerde, kelemi ele alır, sessiz bir köşeye çekilir, duygularımızın yoğun sağanakları altında önce sırılsıklam ıslanır, sonra da içimizdeki ateşi, içimizdeki acıyı, içimizdeki sevdayı, içimizdeki yaşama evincini, insan sevincini yazardık.
Şimdi ise,
hayatın realitesi esir almış bizi.
Kendimize ayıracak zamanımız yok gibi…
Bir de,
zamansız, sevimsiz, üzücü olaylar ardı ardına sıralandı mı,
kendini toparlaması zor oluyor insanın.
5 Eylül…
İyi bir dostumu işten çıkardılar…
Kurulu bir düzeni, sakin bir hayatı, eline bakan çoluğu çocuğu vardı.
Evine ekmek götürüyordu o da bizim gibi…
Gayretliydi, çalışkandı, dürüsttü…
Sırf yıldızları barışmadığı, elektrik alamadıkları için bir dostumu işten attılar bu gün…
Ne yapsam, ne söylesem, nasıl teselli etsem bilemiyorum?
Çok üzgünüm, çok…
Bir dostum işsiz kaldı bu gün…
5 Eylül…
Bir yakın akrabam vefat etti bu gün.
Kanserdi, uzun süredir çekiyordu…
Tanrıdan ümit kesilmez misali, belki de hiç gelmeyecek bir kurtuluş ışığını bekliyordu herkes ama,
daracık dünyalarının mahzunluna sığınmış, basit bir mutluluk tarifininçerçevesinde,
sokakları, dağları, ufukları soğuk,
tezek kokan tek göz evleri ve yürekleri ise sıcacık insanların çocuklarına ışık,
kendilerine gönül dostu olan bir genç kızımızın,
çokça ilginç anısından bir tanesini,
bir bisküvi hikayesini kaleme alacaktım ama,
iki sebepten ertelemek zorunda kaldım.
Birincisi;
daha önceleri bu anısını hikayeleştirme izni almama rağmen kendisinden,
bu konuda bir kez daha oluruna baş vurmak istemem ama, maalesefkendisine ulaşma imkanı bulamamam.
Umarım bundan sonraki yazımızın konusu bu olur.
İkincisi;
bu satırları kaleme almakta olduğum gecenin gündüzünde yaşadıklarımı blog dostlarımla paylaşmak istemem.
İlginç bir Salı günü yaşadık.
Yorucu bir gündü.
Tahammül edilmesi zor bir sıcak, yüksek tempolu bir çalışma periyodu vardı.
Kendimizi işe kaptırıp, 17.00 sularına kadar akıp gittik zamanın içinde ama, o saatten sonra gerçekte yıkımları oynadık fabrikada.
Ben ki;
askerliğim Kuzey Kıbrıs’ın güney sınırında, çıplak ve çorak tepelerde geçti,
S.Arabistan’da çöllerde dolaştım çok zaman ve oralarda da Ramazanlar yaşadım ama,
hiç biri beni bu sıcak Ağustos Salısı kadar etkilemedi, suya bu kadar özlem duymadım.
Değişik bir gündü bu gün, hayatımızdaki zor bir zaman aralığı idi.
Kendimi eve zor attım, oruçlu olduğum, iftar zamanını iki saat geçmiş olmamıza rağmen henüz bir şey yemedim. Yemesine yemedim de, sanırım 3 litre kadar su içtim, midemde yiyecek tek lokmaya yer kalmadı.
Açlığa çok aldırdığım yok aslında ama,
çöken bilgisayarım nedeni ile, epeyce bir zamandır uğrayamadığım blog sayfaları, okuyamadığım gönül yazıları ve yorumlayamadığım sevda, özlem, ayrılık şiirlerinin verdiği huzursuzluğu yaşamaktayım.
Gerçi,
bu aralar dostların bir çoğu tatil periyodun da ama, sanırım bu mukaddes ay, bazılarını yuvalarına, dolayısı ile de bu sihirli sayfalara döndürecektir diye düşünmekteyim.
Sözü uzatmayalım,
blogun anlamına uygun, bir günlük sohbet yazısı ile sayfamızı yenilemiş olalım.
Böylece,
uzun yazılarımızı okumakta güçlük çeken arkadaşların da gönüllerin yapmış oluyoruz,
250 kelimeyi geçmeme kuralına uymuş oluyoruz.(Yine de 300 ü bulduk!...)
Sıcak bir Haziran günü güneyde. Zaman ikindilere doğru koşar adım ilerlemekte. Güneş, yılın en uzun gününü yorgun argın tamamlayabilme telaşında, yeşil ve sarının koyun koyunasunduğu renk cümbüşü ile güzelliklerin en anlamlısını sergileyen Çukurova düzlüklerinin uzak eteklerindeki alçak tepelere doğru , sakin bir esinti eşliğinde süzülüşe geçmiş çoktan.
Ayaklarımda ağrılar gezinmekte belli belirsiz, gömleğim, kurumaya yüz tutmuş terin serinliğini sıvıyor vücuduma, kuruyan dudaklarım soğuk bir bardak suyun sevdası arkasına takılmış seğirtmekte, aklım şaşkınlıklara yoldaş öylece oturmaktayım ofisimde.
İşçilerim çoktan alıp başlarını girmişler evlerine, beklide şu sıralar , yavrularının yanaklarına konduracakları bir sıcacık buse ile babalar gününün sevincini tatmak üzereler.
Bu gün 21 Haziran. Babalar günü….
Yılın en uzun günü bu gün.
Sıcak günlerinden bir tanesi daha güneyde…
Eşim, çocuklarım beni beklemekteler yuvamızda muhtemelen…Ve muhtemelen küçük oğlum kendince güzel bir hediye almıştır bana. Böyle günleri boş geçme alışkanlığı yoktur zira.
Babalar günü bu gün…
Ben de babama bir şeyler almak, bir şeyler söylemek, kokusunu, sıcaklığını hissetmek isterdim bu müstesna günde ama, ekmek parası işte, kaderimize uzak diyarlarda yaşamak yazılmış bizim.
Sonuçta,
Blog sayfama zaten çok zaman ayıramadığım maalesef gerçek bu son günlerde, bari bu güzel günü boş geçmeyeyim diye düşündüm, kısa bir zaman aralığını sizlere, blog dostlarıma ayırdım.
Epeyce uzun bir süre oldu blog sayfamızı yenilemeyeli.
İnsan ne kadar yoğun olursa olsun, ne kadar yazı yazmak arzusundan uzaklaşırsa uzaklaşsın, ne kadar gönül dostlarından uzak düşse de yolu,
asla onlardan kopamıyor, asla onların gönül aynaları olan kelimelerden, cümlelerden uzak kılamıyor kendini.
Aklımızda, gönlümüzde çokça şeyler olmasına rağmen yazacak,
bir türlü fırsat bulup düşüremedik yazılarımızı bu parlak cama, taze bir selam gönderemedik kelime dostlarımıza.
Ama,
inanın her günün erken saatlerinde, merhaba derken yeni güne, hayat mücadelesinin yeni bir evresine daha yalınkılıç atılırken, önce hep blog dostlarımızı getirdik aklımıza, kısacık geziler yaptık bu enteresan ve gizemli sayfalarda ve bakışlarımıza yoldaş kıldık bu gezide dudaklarımızdan süzülüp gelen minik bir tebessümü.
Sizleri asla unutmadık dostlar…
Belki sayfalarınıza yorum bırakamadık ama, becerebildiğimizce gezindik durduk kelimelerinizin üzerinde.
Blog alemi ile tanışalı 3,5 yıl kadar bir süre oldu.
İlk tanıştığım arkadaşlarımın bazılarının hala o günkü heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden bloglarına yazı yazdıklarını görmek sevincim oldu gerçekten.
Çok güçlü ve duygulu kalemlerle ayrı düştüğü de oldu yolumuz ve üzüldük çokça.
Geçmişin tatlı anıları ile avunduk,
sayfalarını tamamen silenlere sitemlerimiz oldu…
Yeni dostlar, yeni kalemler, yeni gönüllerle tanıştık,
seni soluklar, yeni heyecanlar taşıdılar gönüllerimize.
Sözün kısası;
İstesek de kopamadık bu alemden, kopmayacağız da…
Belki uzunca aralıklar olacak ama, soluk aldığımız sürece,
kelimeler sırt çevirmedikçe, ihanet etmedikçe, gönlümüzün sesi, sevgimizin esintisi ile
hep burada olacağız.
Şimdilik hoşça kalın diyoruz, yaz tatiline giren arkadaşlara da iyi eğlenceler diliyoruz.
Arada oturup yazarsınız işte...İçinizdeki bir meçhulden gelen sese kulak verirsiniz...Yazmasına yazarsınız da,sonra dönüp bakatsınız ki, kendinizi yazmışsınızdır...