Bir serin yel koptu geldi karşı çorak tepelerden, mavi bakışlarına sarıp sarmaladı uzun, ince saçlarını, yorgun düşünceler gezindi efkarlı yutkunuşlarının arında ve ince bir tebessüm nihayeti oldu dalıp gittiği hayallerin.
‘’Bisküvi yer misiniz öğretmenim?’’ diye seslendi bir ince, bir sevimli ses…
Yavaşça sesin geldiği yöne çevirdi bakışlarını. Güneş yanığı teni, kömür karası gözleri, hoş bir gülümsemeyi konuk etmiş çocuk dudakları ile, öğretmenine duyduğu saygı, sevgi ve hayranlık her halinden belli olan bir öğrencisi durmaktaydı karşısında, minik avuçlarına sıkıştırdığı bir bisküvi uzatmaktaydı heyecanla. Belli ki öğretmenini, belki de ender sahip olabildiği harçlığı ile, köyün tek bakkalından satın aldığı, onun için müstesna bir lezzet olan bisküvisine ortak etmek, bu güzelliği onunla paylaşmak istiyordu.
Karnı aç değildi, üstüne üstük biraz da rahatsızdı ama, tüm olumsuzluklara rağmen bu küçük kız çocuğunun ikramını geri çevirmenin mümkün olmadığını da iyi biliyordu.
Esra Öğretmen, Kurtalan’ın bu sessiz köyüne öğretmen olarak atanalı yaklaşık bir yıl kadar oluyordu. Batı Anadolu’nun güzel bir ilinde doğmuş, büyümüş, tahsilini tamamlamış, doğuya, Siirt’in bir köyüne tayini çıkınca da hiç tereddüt etmeden görevine koşmuş, elinden geldiğince küçük yavrularına bir şeyler verebilmenin, onları hayata hazırlayabilmenin gayreti içinde olmuştu.
İlk zamanlar yadırgandı rahat tavırları nedeni ile, köylü, batılı, üstüne üstlük bekar bir bayana alışmakta güçlük çekti, şikayet edildi velilerce.
Tüm olumsuzluklara büyük bir azim ve inatla göğüs gerdi, yılmadı, korkmadı, ürkmedi. Kendi bildiği doğrulardan asla şaşmadı ve asla taviz vermedi. Çok çalıştı, çok gayret sarf etti,
Her şeye rağmen insanları sevdi, onlara anlayışlı davrandı. Genç yaşında gösterdiği bu olgunluk ve hoşgörü, kendisine düşmanlık besleyenleri fazlasıyla utandırdı.
O gün nöbetçi öğretmendi ve okul bahçesinde neşeyle koşup oynayan öğrencileri arasında gezinmekte, bir taraftan davadinin karşı yamaçlarına çöken ince sis tabakasının ardından belli belirsiz gözükmekte olan ve Siirt’ e doğru kıvrılarak uzanıp gitmekte olan dar yolu seyretmekteydi.
Ne zaman hayallere dalsa, ne zaman yalnızlık hissi duysa, ne zaman özlem duygusuna teslim olduysa ruhu, bakışları bu ince yolla birleşir, alıp başını giderdi düşünceleri karşıdaki tepelerin ardına doğru.
Esra Öğretmen, önce öğrencisinin heyecanla parlayan kara gözlerine, sonra da uzattığı bisküviye baktı. Dudaklarında gezinen bir şefkatli tebessüm eşliğinde ikram edilen bisküviyi aldı ve bir bukle ısırdı. Isırması ile birlikte, ağzına yayılan sevimsiz bir tadın etkisi yüz hatlarına yansıdı. Öğrencisini üzmemek için durumu belli etmedi ama, usulca oradan uzaklaşarak, ağzında biriktirdiklerini acele ile çöpe boşalttı.
O gün çok üzülmüştü Esra Öğretmen bu duruma.
Köyün tek bakkalı, nerden geldiği belli olmayan, tatsız, tuzsuz, sıhhi olmayan ürünleri çocuklara satmaktaydı. Fakirliğin kaçınılmaz sonucu olan kalitesizlikle yaşamak, vasat olanla hayatı sürdürmeye çalışmak realitesi, bu uzak diyarların bu sakin insanlarını ister istemez olanla yetinmek, bulabildikleri ile avunmakmecburiyetine itiyordu.
Akşamleyin eve gittiğinde, yalnız yaşamanın verdiği mahzunluğun yanına, bir de öğrencilerinin bisküvi diye o sevimsiz şey yemek zorunda kaldıklarını düşünmenin sevimsizliği eklendi. Morali bozuldu, zaman iyice tatsızlaştı.
O gece, ülkedeki tüm büyük bisküvi fabrikalarını yazılar yazdı, çocuklarının gerçek bisküviyi tatmadan, diğer çocuklar gibi gerçek lezzetini öğrenemeden yaşadıklarını anlatı, bu konuda bir şeyler yapılabilir mı acaba diye sorular yöneltti, sabah erkenden de postaya verdi.
Aradan aylar geçti. Biri dışında, hiç birinden karşılık gelmedi. Sadece bir tanesi;
‘’Mesajınızı aldık, bu durumu değerlendireceğiz!’’ diye küçük bir not gönderdi.
Günler su gibi aktı, kış geçti, baharın güzellikleri yaşanmaya başladı o uzak köyde ve o uzak köy okulunda.
Bir gün, derslerin bitiş saati yakın telefonu çaldı Esra Öğretmenin. Zamansız gelen ve numarası yabancı olan bu telefon biraz canını sıktı. Yalnız yaşıyordu ya, her yerde olduğu gibi, orada darahtsız edenler çok oluyordu.
Esra Öğretmen, duyduklarına inanamadı. Hemen okul müdürüne koştu, olayı anlattı. Kamyonu kulun bahçesine çektiler. Sınıfın birini ağzına kadar bisküvi doldurdular. Tüm okul çocukları, hayatlarında hiç görmedikleri, çeşit çeşit güzellikte ve tattaki bisküvilerle tanıştılar o gün. Hepsi çok mutlu oldular.
Herkes çok mutluydu ama, hiç şüphe yok ki, mutluluğun doruğundaki tek isim Esra Öğretmen’di. Ellerindeki çeşit çeşit renkte ambalajlara sarılmış, her biri ayrı lezzetteki gerçek bisküvileri yemekte, birbirlerine ikram etmekte olan öğrencilerini seyretti bir süre ve yine dudaklarına yerleştirdiği bir mahzun gülümseme eşliğinde bakışlarını, uzaklarda kaybolup giden yolun yokuşuna düşen kavak gölgeleri arasında, ardında eşeği ile ağır ağır seyretmekte olan yaşlı bir köylüye odaklandırdı. Hayallerin dayanılmaz cazibesine kaptırdı yine ruhunu, bu kez hayatın güzelliklerini düşledi…
Not:Bu güzel anısını hikayeleştirmemize izin verdiği için, sevgili Esra Öğretmen’e teşekkür ederiz.
Geçenlerde blogla ilgili bir yazı okudum gazetenin birinde. Oldukça uzun ve ilginç bir çalışmaydı ve gerçekten çokça faydası olacağını düşünüyorum ‘’Uzakdost’’ sayfasını düzenlememe.
Çokça konulara değinmişti yazarı ama, düşüncelerimde en çok yer edeni, blog yazılarının kısa tutulması gerektiğini, mümkünse 250 kelimeyi geçmemesini anlatan cümlelerdi.
Bazı insanlar vardır, anlatmak istediklerini bir cümle ile okuyucusuna verebilirler. Karikatüristler, tek bir kare çizimle, bizlerin sayfalar dolusu yazı ile ancak anlatmayı başarabildiğimiz bir konuyu anlatmayı başarabiliyorlar. Çok zor ve beceri gerektiren bir meslek.
Beni en çok düşündüren de, Uzakdost’un, öyle kısacık anlatımlarla kendini ifade etmeyi asla becerememesidir. Bakalım bu işin sonu nereye varacak?
Biz asıl konumuza dönelim, bir hüzün hikayesini daha kaleme almaya başlayalım. Yine uzunca kaçarsa kusura bakmayın artık.
Onunla beş yıl aynı iş yerinde çalıştık, beraberce çokça anıyı paylaştık ama, bir afet gecesinde, bodur bir bitkinin alçak dalları altına uzanmış, çaresizliğin insanın içini acıtan realitesine teslim olmuş, göklerin sonsuz karanlıklarını seyrederek ölümü beklediğim bir lanetli zaman diliminde, insan çığlıkları, feryatlar, gözyaşları ve solukları kesen yoğun bir toz bulutu arasından, birkaç araba farının ışık huzmesinin büyülttüğü gölgesi ardından, olanca heybeti ve sevimliliği ile çıkıp geldiği anı hiçbir zaman unutamadım.
O gece, telaşlı ve korkak kalabalıklar arasında, yalnızlığa ve ölüme terk edildiğim karanlık saatlerde, bir yerlerden çıkmış gelmiş, beni tekrar hayata bağlamıştı.
Yıkık binalar arasından hastaneye gidecek yol aramamız, çaresiz bir doktorun parçalanan ayaklarımı alel acele sarıp sarmalaması, hastane bahçesindeki, her artçı sarsıntıda dans eder gibi yapraklarının ahenkle oynaştığı küçük bir ağacın altına çekilen bir yatağa uzatılışım, kesilen telefonlara rağmen, bir yolunu bulup iş arkadaşlarımıza durumumuzu bildirmesi ve yanaklarımdan öperek Yalova’ya, tatilde olan çocuklarının durumunu öğrenmeye gitmesi hiç aklımdan çıkmadı.
Çok ilginç bir insandı.Hayata aslında değişik pencerelerden bakıyorduk ama, aramızda oldukça fazlaca da yaş olmasına rağmen, gerçekten birbirimizi seviyorduk, dostluğumuz imrenilecek bir düzeyde idi.
Çok hanımefendi bir annesi vardı, dünya tatlısı bir eşe sahipti. Üç yaşında bir kızı, henüz 6 ayı doldurmayan ve kulağına ilk ezanı bana okuttuğu sevimli bir oğlu vardı ki; benim iki kızım olduğu için, her fırsatta, bilhassa aile toplantılarında erkek babası olduğu için öğünmekten geri durmazdı.
O küçük ağacın altından bin bir zorlukla Ankara’ya ulaştım önce. Oldukça uzun süren bir ameliyat geçirdim, epeyce bir süre hastanede yattım. Sonra ver elini memleket, doktor doktor dolaşmalar, yeni ameliyatlar, çok uzun süren bir hastalık dönemi.
Sonuçta,ufak tefek şekil bozuklukları olsa da, hayatıma kaldığım yerden devam edebiliyorum onun sayesinde, sevdiklerimle beraber mutlu günler yaşayabiliyorum. Hatta, hiç düşünmediğimi halde bir de oğul sahibi oldum, onu büyütme telaşındayım şimdi.
Ona gelince; Tanrı kaderini benim kadar ak yazmamış maalesef.
O gün, o sevimsiz günün sabahında, Yalova’ya, yazlık evine vardığında, babası hariç (ki o İstanbul’da yaşıyordu) tüm ailesini kaybettiğini gördü. Annesi, tek kardeşi, eşi, kızı, oğlu…
Bina çökmüş. Hepsi altında kalmıştı. Yıllar sonra o anı bana şöyle anlatmıştı.
‘’Herkes kendi derdine düşmüştü, perişan halde olmama rağmen kimse benimle ilgilenmiyordu. Öylece yıkıntının karşısında oturmuş, iki gözüm iki çeşme ağlıyor, saçımı başımı yoluyordum. Kaç saat o durumda kaldım bilmiyorum ama, sanırım öğlen üzeri idi, güneş iyice yükselmiş, sıcak bastırmıştı. Bir ara, yıkıntılar arasında, kendi dairemin olduğunu tahmin ettiğim yerde bir aralık gördüm. Gayri ihtiyari kalktım ve biraz temizledikten sonra başımı yıkıntının arasına uzattım. O anda kulaklarıma inanamadım. Kızım orada bir yerde usul usul ağlıyordu!...’’
Sadece kızını yıkıntıların altından kurtarabildi o gün, diğer sevdikleri, binlercesi gibi, 17 Ağustosun asla unutulmayacak acılarının ardına gömüldü. Yıkımların en büyüğünü yaşadı, uzun bir süre kendini toparlayamadı, küçük kızının varlığı sayesinde hayata bağlandı, tüm sevgisini ve ilgisini ona yöneltti, onun varlığı ile hayatına anlam kazandırdı. Uzunca bir tedavi döneminden sonra küçük kızı da iyileşti ve babası ile göz göze, gönül gönüle dostlarının da yüreklerini yakan bir mahzun aile tablosu içinde hayalarını sürdürmeye devam ettiler.
Genç bir insandı, kızına bakacak kimsesi yoktu ve bir de üstüne üstlük yaşlı babaya sahipti. Hiç gönüllü olmamasına rağmen, dostların yardımı ile genç bir bayana evlendi, kendine yeni bir hayat kurma çabası içine girdi.Zaman geçti, bir de oğul sahibi oldu yeni eşinden. Kızının da bir annesi, bir kardeşi, bir ailesi vardı artık.
Mutluydular. Düzenli bir hayatları, yabana atılmayacak bir gelirleri, toplumda hatırı sayılır bir yerleri vardı.Aynı şehirde yaşamıyorduk ama, sık sık haberleşiyorduk. Sakarya’nın bir ilçesinde, fabrikanın bitişiğindeki bir lojmanda, huzur içinde yaşayıp gidiyorlardı.
İstanbul’da doğup büyümüş, sosyal hayatı seven, oldukça aktif ve neşeli bir insandı. O acı olaydan sonra evine kapandı, işi ve ailesinden başka bir konu ile çok ilgilenmedi. Sadece, çok sevdiği futboldan kendini alamadı. Taraftarı olduğu takımın maçlarını seyredebilmek , onun için hemen hemen te özel sosyal aktiviteydi.
Böyle sakin ve düzenli olan bir insanın başına yeni bir felaketin gelebileceği kimin aklına gelirdi ki? Ama, yazımızın başında yazdık ya, onun kaderi kara yazılmıştı bir kere.
10 yıl sonra, sıcak bir Haziran gecesi, üç arkadaşı ile birlikte ilçeye indiler, milli takımın maçını seyretmeye gittiler bir dostlarının evine. Galibiyetin getirdiği sevinç atmosferi içinde, güle oynaya evlerine dönerken, bilinmeyen bir sebeple kontrolden çıktı araçları, epeyce bir takla attıktan sonra diğer şeride geçti, karşı yönden gelen bir kamyonun altında kaldı.
Dört genç insan öldüler orada.
Zamansız ve sevimsiz bir telefon duyurdu bana hayatımı kurtaran insanın vefat ettiğini. Küçük kızının bir kez daha yetim ve öksüz kaldığını anlatı bana kime ait olduğunu hatırlamadığım bir ses. Nasıl yıkıldım, nasıl sesim soluğum kesildi, nasıl şoka girdim anlatamam. Telefon elimde, öylece kalakalmışım, boncuk boncuk yaşlar dökülmüş gözlerimden, Gavur Dağlarının engin tepelerine akmış gitmiş bakışlarım, hayatın adaletsizliğine isyan eden cümleler dökülmüş dilimden.
Alıp başımı, tenha bir yelere götürdüm duygularımı, düşüncelerimi. Kaldırıp başımı göklerin maviliğine;’’Neden o?’’ diye fısıldadım…
Yazdım ya yazımın başında,
yazısı kara yazılmıştı…
10 yıl önce öksüz kalmıştı kızı, şimdi de yetim kalıyordu.
Genç bir kadın, yetim ve öksüz bir küçük kız, elini sıkıca tuttuğu bir yetim kardeş.
Onu,
İstanbul’a, sevdiklerinin yanına defnettik.
Yine bir 17 Ağustos geldi. Onu arayıp teselli edemeyeceğim bu kez. Ya da, yaşadığım hayat için bir kez daha teşekkür edemeyeceğim.
Uzun zamandır yazmak istediğim bir konu vardı ama, yoğun çalışma temposu, yorgunluk, zamanın kısıtlı olması gibi birçok bahanenin ardına gizlenerek, çok arzulamama rağmen, bir türlü cümlelere hayat veremedim, bir türlü bu hazin hikayeyi kaleme alamadım.
Bu gün, bu sıcak Temmuz öğlesinde, sıkıcı yemek kuyruğunda terlemek, ardından da tıka basa yağlı ve acılı yemekleri mideye indirmek gelmedi içimden, oturdum bilgisayarımın başına, eskilerden aşına olduğum hoş bir melodi eşliğinde, klavyemin tıkırtılarının mest eden ritmine bıraktım ruhumu, içimden geleni öylesine, saflığına ve gerçekliğine dokunmadan yazmaya başladım.
Yılın en çok sevdiğim ayı Mayıs’tır. Elimden geldiğince, içime sindire sindire yaşarım o güzel zaman dilimini her yıl ama, bu kez hiç de beklediğim gibi gerçekleşmedi bu arzum, işlerden başımı kaldıramadım, bu gün- yarın derken bir bakmışım Haziran sıcakları çöreklenmiş yorgun yaşantımızın üzerine. Sözün kısası, ilk kez mayısı boşu boşuna geçirdik bu sene, yazık oldu, tadamadık güzelliklerini o güzel ayın.
Sözü uzatmayalım, hikayemize dönelim biz.
Mayıs ayının ikinci yarısı başlangıcıydı sanırım. Havalar henüz insanı bunaltacak sıcaklıklara ulaşmamıştı, hoş bir serinlik geziniyordu güzel ilçemizi sarıp sarmalayan atmosferde, portakal çiçekleri yeni yeni yerlerini küçücük meyvelere bırakmıştı, aldığımız her soluğu renklendiren çiçek kokusu usul usul veda etmişti serin sabahlarımıza, leylakların hoş görüntüsü ile süslenmişti zaman.
Mesai saatimiz 08.00 de başlıyor. Evim ile işyerim arası araba ile 10 dakika kadar sürmesine rağmen, yoğun iş temposuna ayak uydurmakta zorluk çeken yaşlı ayaklarımın sızısına aldırmadan, hep erken saatlerinde kalkıyorum günün, güneşin serin ışıkları ile birlikte merhaba diyoruz, alçak damlı, portakal ağaçları arasında adeta gizlenmiş gibi duran bu şirin ilçeye.
O sabah, yine havadaki rutubeti yapraklarına toplayan ve adeta kızıl renkli çiçekleri ile karşımda tebessüm eden güzel bir bayan edası ile balkon demirlerine doğru uzanıp giden sardunyaların arasından, güney istikametinde, deniz ile aramızda, doğu- batı istikametinde uzanan alçak tepeleri, üzerine itina ile dikilmiş sıra sıra zeytin ağaçlarını, ne için dikildiğini, ne vazife görmekte olduğunu bilmediğim, akşamları tepesinde küçük bir kırmızı ışığın yanıp söndüğü kocaman çelik direği, komşu evin çatısını çeviren alçak duvarın üzerine olanca güzellikleri ile dizilen ve sahiplerinin bir an önce uyanıp kendilerini beslemesini bekleyen, yanımızda kaldığı kısacık zaman zarfında, yaşlı babamın uçmalarını zevkle, ilgi ile seyrettiği güvercinleri ve daha bir çok güzelliği sabahın sessizliği eşliğinde seyre dalmıştım.
Sitemizin küçük avlusunda, hızlı ve çevik uçuşlarını, uçarken sergiledikleri kıvrak hareketleri her zaman ilgi ve hayranlıkla izlediğim bir çok kırlangıç belirdi. Binaların arasından hızla geçiyor, arada bir insanların sabah uykusunun zevkini tattıkları saatlerde olduğumuzdan oldukça tenha gözüken pencerelere yöneliyor, daha sonra da keskin bir dönüşle diğer evlere doğru uzaklaşıyorlardı.
Oldum olası severim kırlangıçları ve bu olay çocukluk günlerimin bir sonbahar hatırasına alıp götürdü beni, küçük bir sahil köyünün denize dik uzanan yüksek dağları eteklerindeki daracık bir patikadan, büyük maharet ve hızla, sıska ayaklarımızın altından kayarak aşağılara, denizin sahildeki kayaları hınçladöven hırçın dalgalarının etrafa püskürttükleri köpüklerin arasına yuvarlanan kaya parçalarına aldırmadan, sağımızdan solumuzdan hızla uçup giden kırlangıçlarla, yarış edermişçesine koşuşumuzu getirdi aklıma. Hep merak ederdim o zamanlar çocuk aklımla, bahar sonlarında ve hazan başlarında nereye koşuşturur bu küçük kuşlar, böylesine aceleci ve böylesine telaşlı diye…
O günden sonra, her sabah kırlangıçlarla olan teşrifi mesaimiz aralıksız devam etti. Sanırım ben onlara, onlar da bana alışmış olacaklar ki, varlığımdan pek rahatsız olmamaya başladılar, oturduğum balkonun hemen kenarındaki pencere pervazını dahi sık sık ziyaret etmekten çekinmediler.
Önceleri pek anlam veremedim bu hareketlerine, müsait buldukları pencere pervazlarına taşımaya başladıkları çamur parçacıklarını görünce de biraz daha meraklandım, açıp interneti, bu kuşlar hakkında bilgi edindim ve gördüm ki; kırlangıçlar, yuvalarını pencerelere, tükürükleri ile çamur haline getirdikleri toprak parçacıkları ile yaparlarmış.
Artık ben de dört gözle kırlangıçların bizim pencereye de yuva kurmalarını beklemeye başladım. Çok seçici oldukları kesindi, öyle çabuk karar verecek gibi gözükmüyorlardı, epeyce bir süre araştırma yaptılar, daha sonra yuvalarını kurmaya başladılar. Bu arada imece usulü çalıştıklarını da ilgi ile gözlemledim.
Bir akşam usulca oğluma fısıldadım durumu, annesine söylememesini de sıkıca tembihledim. Zira o, bitkilere karşı sonsuz bir sevgi taşımasına rağmen içinde, hayvanlara karşı aynı ilgiyi göstermiyordu maalesef. Sanırım bunun en önemli nedeni de, etrafı kirletiyor olmaları idi.
Birkaç gün eşimden gizleyebildik kurulmakta olan yuvayı ama, baba-oğul çevirdiğimiz dolabı fark etmesi uzun sürmedi, yarıya kadar inşaatı biten yuvadan sonunda haberi oldu. Tepkisi de tabi ki sert oldu, yuva tamamlanmadan yıkalım, tamamlanınca günah olur diyerek bizleri ikna etmeyeçalıştı ama, biz kararlıydık, kırlangıç bu yıl yavrusunu bizim pencerede dünyaya getirecek, besleyip büyütecekti. Omuz omuza verdik, kızımın da desteğini arkamıza aldık, inatla ve kararlılıkla annesine direndik oğlumun, en sonunda da, pencerede oluşabilecek tüm kirlilikleri temizlemeye razı olarak kırlangıcın yuvasını yıkılmaktan kurtardık. Bu arada, epeyce yuvanın komşularca bozuluşunu üzülerek izledik maalesef.
Aradan günler geçti, yuva olanca güzelliği ile tamamlandı, sabah ve akşam serinlerinde yuvasını şenlendiren kırlangıçların, insanın ruhunu okşayan hoş ötüşlerini dinler olduk, hayran hayran uçuşlarını seyrettik. Bir küçük kuş ile kapı komşusu olmanın insana verdiği zevki kelimelerle anlatmak gerçekten zor.
Havalar ısındı, hayat olanca hengamesi ile akıp gitmeye devam etti, anne ve baba kırlangıcın yavruları oldu, onları beslemek, büyütmek, korumak için çokça gayret sarf ettiler, küçük yavruların seslerini işitmek bizleri, hatta başta bu işe şiddetle karşı çıkan eşimi dahi mutlu etti, epeyce zahmet çekerek yerine getirmeye çalıştığımız pencere temizleme olayını bile üzerine alarak bu memnuniyetini gösterdi.
Sevimli komşularımızla, böyle mutluluk içinde yaşayıp gidiyor, yavruların ne zaman uçmaya başlayacağını merakla bekliyorduk ki, hiç beklenmedik bir olay yüreğimize acılar düşürdü maalesef.
Temmuz ayı genelde sıcak geçer bu yörede, bir de rutubet eklendi mi olaya, gerçekten dayanılması zor günler yazılmaya başlanır hayat defterinize, kaçıp kurtulmak, yüksek dağların serin doruklarında, ya da şırıl şırıl akan bir güzel derenin berrak suları içinde serinlemek istersiniz.
Mayıs ortalarından, Eylül sonlarına kadar pek yağışa da rastlanmaz, yer altı sularının bereketinden faydalanır çiftçiler, susuzluğa tahammülü olmayan portakal bahçelerini bu yolla canlı tutarlar.
Bu yıl beklendiği gibi olmadı, beklenmeyen yağmur bulutları toparladı Gavur dağı dorukları, bir sevimsiz günün öğlen sonrasında sel gibi döküldü gökten rahmet, göl oldu toprak, suya doydu hayat.
Rüzgarın etkisi ile serpinti yağdı iri damlalar, pervaza asılı duran çamurdan yapılmış yuvayı söktü, amansızca kattı önüne götürdü, sustuğunda gökler, dindiğinde öfkesi bulutların, sular durulduğunda, mavinin en güzeline dönüştüğünde gri gökler,ne yavrular kalmıştı artık neşe ile ötüşen, ne vefakar anne-baba kırlangıç.
Pencere pervazında bir tutam çamur kaldı onlardan hatıra ve inanın ailede hiç kimsenin gönlü elvermedi orayı temizlemeye, epeyce bir süre kirli kaldı öylece.
Yuvanın tamamını alıp götürmemişti aslında azgın yağmur suları, küçücük bir bölümü duvara tutunmaya başarmıştı. Oğlum, ümit dolu bakışlarla süzdü o kısmı;’’Belki yavrular o küçük bölümdedir!’’ diye yarı ağlamaklı bir ses tonu ile söylendi kendi kendine, ardından da düşündüğünün imkansız olduğunu anlamış olacak ki, üzüntü ile başını öne eğdi, yürüdü gitti odasına boynu bükük, uzun süre de dışarı çıkmadı.
O günden sonra, ne zaman aklımıza kırlangıç dostlarımız gelse, hayvan sevgisi ile ilgili yazdığı Kırlangıç Komşularımız isimli kompozisyonunu okuyor bizlere. Bir hüzün atmosferi kaplıyor odayı, dalıp gidiyor her birimizin bakışları bir yerlere, o beklenmeyen yağmurun, beklenmeyen bir zamanda aramızdan alıp gittiği minik yavruları düşünüyoruz.
Sanıyorum köylerde büyüdüğümüz, hayvanlarla ahırda, bahçede haşır neşir olmaya alışık olduğumuzdan, apartman dairesinde pek hayvan besleme alışkanlığımız yok ama, çocuklarımın yüreklerinde bu sevgiyi olanca güzelliği ile barındırdıklarını görmek sevincim oluyor şimdi.
Şimdilerde her sabah, karşı binaların pencerelerine kurulan ve o amansız yağmurlarda ayakta kalmayı başarabilen yuvalara girip çıkan kırlangıçları gözetliyor ve hüzünlü bir tebessüm eşliğinde balkon sefamı bitirirken, en azından o yuvada doğup büyüyen ve yaşama tutulabilen yavruların uçacağı günü görebilmek sevincini taşıyorum içimde.
Yurdun, tüm yıl boyunca oldukça yumuşak bir iklimin hüküm sürdüğü bu güzel köşesinde, pek alışık olunmayan, insanı bunaltan bir sıcak vardı o gün.
Karadeniz’in koyu lacivert ufuk çizgisini, daima sevdalı ve hasret dolu bakışlarla seyrediyormuş gibi duran, tek katlı, oldukça mütevazi köy evinin tüm pencereleri sonuna kadar açıktı ve arada bir çiçek desenli tül perdeleri usuldan dalgalandırarak esip geçen karayelin, gecenin karanlığına teslim olmuş insanların üzerine serpiştirdiği serinliğin verdiği ferahlık, annesinin koynunda olanca sevimliliği ile uyuyan küçük kızın dudaklarındaki belli belirsiz tebessüm ile kendini gösteriyordu.
Alçak zeytin ağaçlarına tünemiş Ağustos böcekleri, her zaman olduğu gibi birbirleriyle yarışırmışçasına, repertuarlarında ne kadar şarkı var ise, olanca sesleri ile haykırmakta idiler ve onların bu yaygaralarına alışık olan yöre insanları, asla rahatsızlık duymadan, bir annenin ruhu okşayan sesi ile yavrusunun kulağına fısıldadığı ninni yumuşaklığında dinleyerek, huzurla uykularının derinliklerinde geziniyorlardı.
O gece, yıldızlar bir başka güzel, bir başka parlaktı ve sanki elinizi uzatsanız tutulabileceksiniz hissi verecek kadar dünyaya yakındılar.
Deniz, şöhretine yakışmayacak kadar durgun ve sakindi. Sahilde küçük çocuklar misali oynaşan dalgacıkları da olmasa, kışın buz tutan ve kas katı kesilen göller misali, donuk ve sevimsizbir görüntü sergileyecekti.
Hiç dinmeyen köpek havlamalarının, küçük derelerin oluşturduğu kısa ve sığ vadilerdeki yankıları eşliğinde akıp geçti zaman ve gecenin sevimsiz karanlığı, usul usul yerini doğudan, Kaçkar dağlarının sadece sabahın erken saatlerinde kendini gösteren doruklarından yükselen aydınlığın mavi rengine bıraktı.
Günlerden Salı idi.
İlçenin pazarının kurulduğu bu gün, gurbete ekmek parası kazanmak için giden erkeklerden ev reisliğini devralan köy kadınlarının, tarladan topladıkları sebzelerini ve hayvanlarından ürettikleri ürünlerini satma, kazandıkları üç beş kuruş ile de, evlerinin kuru gıda ihtiyaçlarını temin etme zamanı idi.
Hava yavaş yavaş aydınlanırken, sırtlarındaki kocaman sepetlerle, dik yamaçlardan inanılmaz bir beceri ve süratle sahile, Samsun Trabzon devlet yoluna doğru inen kadınlar görüldü. Sırtlarındaki yükleri, köyün emektar minibüslerin bagajlarına itina ile yerleştirildi, kendileri de alınlarında biriken terlerini yaşmaklarının ucu ile sildikten sonra, komşularının yanına, aracın boş olan koltuklarına iliştiler.
Aracın sevimsiz bir homurtu ile çalışıp, güneşin doğduğu istikamete doğru yollandığı anda, küçük kız ve annesi, alışılagelmemiş bir zamanda çalan telefonun can sıkıcı sesi ile uyandılar.
Arayan dedeleriydi, biraz şaşkın, biraz telaşlı bir ses tonu ile kendilerinden, oğlu ile ilgili bazı telefon numaraları istiyordu. Böyle bir durumla ilk kez karşılaşan genç kadın da, ister istemez telaşlandı, eli ayağına dolandı, ne yapacağını şaşırdı.
‘’Hayrola baba, sabahın bu saatinde ne yapacaksın telefon numarasını, bir problem mi var?’’ diye sordu heyecanla…
Yaşlı adamın vücut kimyasının bozulduğu belliydi titreyen sesinden ve kiminle, ne konuştuğunu bilmiyor gibiydi.
‘’Adapazarı’nda deprem olmuş kızım, haberin yok mu senin? Oğlana ulaşamıyorum, arkadaşlarını arayacağım!...’’
Eli ayağı boşaldı kadının, dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere çöktü, soluğu kesildi, yüzü kar beyazı bir renge büründü, oracıkta bayılıverdi. Annesinin konuşmasını uykulu gözlerle seyreden küçük kız, onun yere düşmesi ile bir çığlık attı, diğer odalarda uyumakta olan ev ahalisi apar topar odaya doluştular, kimisi bayılan kadınla ilgilenirken, kimisi de neler olup bittiğini anlayabilmek için etrafına bakınıyor, birilerinden bir şeyler öğrenebilmek için neler yapabileceklerini düşünüyorlardı.
Sonunda biri akıl etti ve televizyonu açtılar, o gece Marmara bölgesinde yaşanan afetten böylece haberleri oldu.
17 Ağustos 1999 Salı günü güneş, dünyaya tebessüm eden değil de, ağlayan yüzü ile doğmuştu.
Uzaktan kumandası olmayan televizyonun önüne, kumanda bölümüne el uzanabilecek bir mesafeye oturdu kadın ve küçük kızı, ev telefonunu da yanlarına aldılar. Bir taraftan tüm kanallar arasında durup dinlenmeden geziniyorlar, bir taraftan da bulabildikleri tüm telefonları aramaya çalışıyorlardı.
Yıkıntılar arasında gezinen kameraların tespit ettiği tüm yüzlere, ağlayan, kendini paralayan, acı çeken, perişan durumdaki tüm insan manzaralarını dikkatle incelediler. Yıkılan evlerin enkazları arasından yaralı çıkan, ya da yaralıları kurtarmak için, insanüstü gayretlerle çabalayan, yürüyen, koşan, ağlayan, hareket eden tüm objeleri ümitle taradılar göz yaşlarının izin verebildiği ölçüde yorgun bakışları ile.
Ana kız birbirlerine sarıldılar sıkıca, birbirlerinin göz yaşlarını sildiler, bir şey olmamıştır diye teselli verdiler kendilerine, tanıdık bir yüz aradılar, babalarına benzer bir insan gölgesi görebilmek için dualar ettiler Tanrı’ya…
Zaman ilerledi, güneş yavaş yavaş yükseldi gece konakladığı Kaçkar doruklarından, hava ısındı, nem soluk almayı zorlaştırır oldu, odanın her bir köşesinden hıçkırık sesleri yükselmeye devam etti, kara haberi alan kolu komşu doluştu eve, kendi bildiklerince, becerebildiklerince ümit serpiştirmeye çalıştılar kasvetli ortama.
Hiçbir telefona karşılık alamadı kadın, her neticesiz arama girişiminin ardından, biraz daha ümidini kaybetti, biraz daha sıklaştı göz yaşları, biraz daha çöktü omuzları, biraz daha sıkı sarıldı dizi dibinde usulca ağlamakta olan kızına.
Açık balkon kapısından, hafifçe esen rüzgarın odaya doldurduğu temiz havayla birlikte, hemen yanı başlarındaki eski köy camisinin minaresinden yükselen öğlen ezanı sesi, depremin üzerinden yaklaşıl dokuz saat geçtiğini hatırlatıyordu onlara, moralleri bir kat daha bozuluyordu.
Böyle beklemenin bir sonuç vermeyeceğini düşünen amcalar, arabalarına atladıkları gibi Adapazarı istikametine yola düşüyorlar, yanlarına gerektiği kadar gıda, su ve sıhhi malzeme almayı da ihmal etmiyorlar. Çok ısrar etmesine rağmen genç kadını ve kızını yanlarına almıyorlar, en kısa zamanda bir haber göndereceklerine söz vererek kalmaya ikna ediyorlar.
‘’Keşke tatile gelmeseydik, eğer öldü ise, eşimle beraber öleydik!’’ diye düşünüyor kendi kendine kadın ve ardından da bakışları, elini sıkıca tutmuş, ağlamaktan kızarmış ve şişmiş güzel kızının gözlerine takılıyor.’’İyi ki gelmişiz, kızımın belki de hayatını kurtardık!’’ diye geçiyor aklından, onun adına seviniyor, ufacık bir mutluluk esintisi yalayıp geçiyor acıyan yüreğini.
Zaman durmaksızın ilerliyor, ümitler iyice tükeniyor, kaderin kendilerine giydirdiği acı elbiseye yavaş yavaş alışmaya, alın yazısını kabullenmeye, babaları olmadan yaşanacak bir yeni hayatın realitesine doğru akmaya başlıyorlar düşünceleri, duyguları ile.
Odada bir ölüm sessizliği var artık, kimsenin ağzını bıçak açmamakta, kafalarda bin bir çeşit düşünceler, yüzler asık, gözler yaşlı, sadece televizyondan akseden yıkılmış şehir görüntülerine kilitlenmiş bakışlar, konuşmacıların hüzünlü ses tonları ile kurdukları deprem cümlelerini dinlemekte sadece kulaklar.
Genç kadın, yavaşça başını önüne eğdi. Ne televizyona bakacak, ne ağlayacak, ne de bir söz söyleyecek takati kalmıştı. Küçük kızının başını göğsüne bastırdı, saçlarını okşadı, öptü, kokladı. Onu babası olmadan nasıl büyüteceğim diye düşüncelere daldı gitti. Eşi ve çocuğu ile geçirdiği mutlu zaman dilimleri geldi aklına, acı bir tebessüm gezindi dudaklarında, iç çekerek göz yaşlarını sildi. Tv kanallarının helikopterleri, deprem bölgelerinin görüntülerini kuşbakışı geçmeye başlamıştı .
İşte tam bu noktada inanılmaz bir olay gerçekleşti.
Televizyondaki görüntülerden bir an bile olsun bakışlarını ayırmayan küçük kız, hiç kimsenin beklemediği bir refleksle, ok gibi annesinin kucağından televizyona doğru fırladı. Akmakta olan görüntüyü yakalamak ve ekranda sabit tutmak istercesine, küçük elleri ile parlak camı avuçladı.
‘’ Gördüm!...’’ diye var gücü ile haykırdı.
‘’Gördüm diyorum size, gördüm!’’
Hüzün bulutlarının sarıp sarmaladığı, ölüm sessizliğinin hüküm sürdüğü oda bu haykırış karşısında birden hareketlendi. Küçük kızın bu ani çıkışına hiç kimse bir anlam veremedi ve annesi şakın bakışları ile sordu;
‘’Ne oldu, ne gördün kızım?’’
‘’Okulumu anne, okulumu gördüm. Hemen arkasında da bizim ev vardı. İkisi de yıkılmadı. Babam ölmedi anne, enim babam yaşıyor!...’’
Küçük kız hem hıçkırarak ağlıyor, hem de kaybolan tebessümlerini arada bir, göz yaşlarından fırsat bulabildiği anlarda, küçücük ve sevimli dudaklarından çevresindekilere dağıtıyordu.
‘’Benim babam ölmedi!...’’
Odada kimler varsa, hepsi küçük kızın başına üşüştü, neler gördüğünü, gördüklerinden emin olup olmadığını sordular. Onun kendinden emin tavrına şahit oldukça, onların yüreklerinde de küçücük sevinç dalgacıkları belirdi, televizyonu daha dikkatli seyretmeye koyuldular.
Genç kadın, küçük kızının yüreğine tekrar gönderdiği ümit rüzgarlarının insana yaşama sevinci veren esintisine kapıldı, o esintide yakaladığı dayanma gücü ile, yavrusuna olan sevgi ve güveninin gölgesinde,hayat dediğimiz bu amansız oyunda, kaderin kendine ve yavrusuna çizeceği rolü, onunla birlikte, boynu bükük, gözü yaşlıbeklemeye devam etti.
Ve,
seneler kadar uzun geçen bir altı saatin sonunda mutlu habere ulaştılar.
Babaları ölmemiş, yaralı olarak depremi atlatabilmişti. Eşi ve çocuğu ile birlikte yaşayacağı günleri olduğuna karar vermişti belki Tanrı. Belki de onu küçük kızına bağışlamıştı…
Kim bilebilirdi?
Yıllar sonra, Osmaniye’de, yolun orta refüjünde, insanın yüreğine kazınan bir afiş…
Dorukları birkaç haftadır beyazın göz alıcı rengine bürünen Gavur Dağlarının güney batı eteklerinde, alçak ve kiremitsiz evleri , sakin yaşantısı, Doğu Anadolu’da -36 derecelere varan derin kış şartları ile kıyaslandığında, gerçekten insanı üzmeyen ve üşütmeyen iklimi ile, göz alabildiğince uzanan portakal bahçeleri arasında kaybolmuş gibi duran, yöreyi ağ gibi saran ana yollardan uzakta kalması nedeni ile de, öylece fazla yolcunun uğramadığı, kendi yağı ile kavrulup giden bu sevimli Anadolu ilçesine gelişimin sanırım ikinci haftası idi.
Yabancıyız ya, iş yerinden bir arkadaşım elimden tuttu,’’ bir müddet seni ben götüreyim işe de, insanlara, yollara, ortama alış ‘’diye teklifte bulundu, birkaç haftalık yol arkadaşlığından sonra, sağ olsun, sayesinde yol yordam öğrendim, çabucak uyum sağladım yeni hayatıma.
Her sabah erkenden, kasabayı ortadan ikiye bölen ana caddenin merkez sayılabilecek bir noktasında, hem arkadaşımın gelmesini bekliyor, hem de yeni memleketimin insan manzaralarını seyrediyorum.
Sağlı sollu dizilmiş tek katlı dükkanlar, yol kenarlarına park etmiş onlarca motosiklet, tek tük , aheste aheste kalkan kepenkler, hızlı hızlı gelip geçen okul ve iş yerlerinin servis minibüsleri, yakın il ve ilçelerde çalışan insanların işe yetişme telaşları.
Bana göre ılık, yöre insanlarına göre soğuk bir hava var, -15 derecelerde sokağa çıkmış gibiler, o derece sarıp sarmalanmışlar, yüzlerini, gözlerini görmek imkansız gibi, elleri ceplerinde, bakışları yerlerde, yürüyüp gidiyorlar öylece başlarını renkli kilit taşları ile örülmüş caddeden kaldırmadan..
Hemen yanı başımdaki pide fırınından, taze pişmiş ekmek kokusu yayılıyor etrafa, birer ikişer bu güzelliği kucaklayıp giden insanların ardından bakıyorum imrenerek, içimden bir ses ‘’git al bir tane sıcacık ve sabah keyfi yap!’’ diyor ama, Anadolu bozkırlarında uzanan alçak tepeleri andıran göbeğimin görüntüsü engel oluyor bana, sadece onları seyretmekle, bu güzel kokuyu doya doya içime çekmekle yetiniyorum.
Bu pide fırınının hemen bitişiğindeki tüpçü dükkanının önünde rastladım ilkin ona. Öyle sakin ve kendi halinde biriydi ki, önceleri çok dikkatimi çekmedi, sonraki günlerde hep aynı saatte, hep aynı yer ve pozisyonda onu otururken gördüğümde ilginç geldi bana, diğer insanlardan farklı olduğunu anladım.
Sanırım 50 yaşlarında vardı, oldukça zayıf, uzun boylu, çok konuşmayan, ilk bakışta diğer insanlardan pek ayırt edilmeyen, oldukça sakin görünümlü bir adamdı. Her sabah aynı saatlerde, altına iliştirdiği bir karton parçası ile caddenin hep aynı köşede oturur, birbiri üzerine attığı incecik bacaklarına doğru eğilir, bir yandan elindeki anahtarlık ile oynarken, diğer taraftan yolun batı istikametini akar gider bakışları.
O gün, kilometreler boyunca düz uzanan caddenin ta uzaklarından, oldukça sakin adımlarla yaklaşmakta olan genç kızı gördüğünde, yaşadığı zorlu hayatın derin izlerini taşıdığı yüzünde, gerçekten seyrine doyum olmayacak güzellikte bir tebessüm belirdi. Sıkı sıkı kapalı olan dudakları, sağ yanağına doğru usulca akıp gitti, en az bir haftalık olan kirli sakalının sevimsizleştirdiği ağır yüz hatları, inanılmaz bir yumuşama ve çocuksu görüntüye büründü, gözlerinin içi parladı, heyecandan eli ayağına dolaştı. Sık sık ayak değiştirdi, elindeki anahtarlıkla oynaması hızlandı, öne- arkaya doğru vücudunu sık sık hareket ettirmeye, kendi kendine anlaşılmaz mırıltılar çıkarmaya başladı. Pür dikkat izlemedeyim, hiçbir hareketini kaçırmıyorum, oldukça da merakta kalmışım necidir, ne yapmak istiyor bu adam diye, beni fark ederek rahatsız olmasın diye ilgisizmişim gibi davranıyorum.
Bu arada genç kız oldukça yaklaşmış durumda, yolun karşı kaldırımından sakin sakin yürümekte. Kendinden emnin ve rahat tavırları, onun bu ilçenin insanı olduğunu açıkça belli ediyor.Orta boylu, balıketinde, güler yüzlü, sempatik davranışlı, düz ve uzun saçlarını doğal biçimi ile omuzlarından arkaya sarkıtmış, kocaman ve kapkara gözlere sahip bir genç bayan.
Genç kızın oldukça yaklaştığını gören adam, epeyce bir zamandır oturduğu yerinden kalktı, dikkatlice sağına soluna baktı, hiçbir araç gelmediğinden emin olduğunda da, zorlukla adım atarak,yavaş yavaş yolun karşısına geçti, kızın tam önünde durdu. Her iki ayağı da sakattı ve gerçekten zorlukla adım atabiliyor, yürümek dediğimiz aktiviteyi gerçekleştirebilmek için çokça zahmet çektiği her halinden belli oluyordu.
Hüzünlü bir tebessüm eşliğinde kıza yaklaştı, mahcup bakışlarla gözlerini yakaladı, benim anlayamayacağım ama genç kızın aşina olduğu bir şeyler mırıldandı acelece kelimeleri ağzının içinde yuvarlayarak, muhtemelen hal hatır soran ve iyi günler dileyen birkaç cümlelik cevapla da son derece mutlu oldu, jest ve mimiklerinden heyecanını belli ederken, huzurlu bir yüz ifadesi ile geri döndü ve kalktığı mukavva parçasının üzerine, son derce rahat bir koltuğa yıkılırmış gibi, zevkle tekrar oturdu.
Bakışlarını yürüyüp giden kızdan hiç ayırmadan, dudaklarına yerleşen inanılmaz güzellikteki bir gülümsemenin sevimliliği ardına gizlenerek, engelli bir insan olmanın tüm olumsuz ve sevimsiz taraflarını unutup, aşk dediğimiz enteresan duygunun o tarifi mümkün olmayan hoş atmosferinin kucağına bırakıp kendini, bu sihirli dünyanın haz veren realitesinde kaybolup gitti.
Belki sakattı, çirkindi, yaşlıydı ama, onun da bir kalbi vardı ve o da delicesine seviyordu, sabırsızlıkla beklediği her karanlık ve yalnız gece nihayetinde, güneşin günü her şefkatle sardığı serin sabahlarda, heyecanla yolunu gözlediği, kara gözlerinin gizemine dalıp gittiği, kalbini küçük bir serçe misali kıpır kıpır kıpırdatan, dünyanın en güzel melodilerinden çok daha güzel olan sesiyle hatırını soran, salamını alan, en azından insan yerine koyarak, biraz acıma duygusu ile karışık olsa da, kendisine değer vererek zaman ayıran bir sevdiği vardı işte.
Ne yalan söyleyeyim, ilk günlerde sevimsiz ve itici bulduğum, hatta o genç kızın her gün yolunu kesmesi nedeni ile de, içten içe sanki biraz da kızdığım bu sakat insanı, daha ileriki günlerde yakından tanıyacağımı, gönülden seveceğimi, onunla gerçek birer dost olacağımı hiç mi hiç aklıma getirmemiştim.
Aradan epeyce bir zaman daha geçti, her gün aynı saatte ve anı yerde karşılaştığımız Adil ile ister istemez aramızda bir yakınlık doğdu. Küçük bir ilçede yaşıyoruz ve insanlar birbirlerini çabuk tanıyorlar ve kaynaşıyorlar bu gibi yerlerde. Çok uzun bir zaman geçmemesine rağmen buraya yerleşeli, sabahları işe giderken selam verenim, hal hatır soranım, evimi, işimi, çoluk çocuğumu tanıyanım bayağı çoğaldı. Ankara gibi büyük bir şehirden geldiğini, altı yıl yaşadığı apartmanda hala tanışmadığı insanların olduğunu düşünün bir insanın. Bu sevimsiz yaşam biçiminin ardından, böyle sıcak ve samimi bir ortama düştüğünüzde, kendinizi inanılmaz güvende hissediyorsunuz, hayatınız bir başka anlam kazanıyor, bedavadan mutlu oluyorsunuz.
Yabancıyız ya, önce çekindi Adil samimiyet kurmakta, ilerleyen günlerde, önce küçücük tebessümlerle, sonra da normal insanlardan asla beklenemeyecek bir samimiyet ve saflıkla, temiz yüreğinin inanılmaz güzelliklerini sergileyerek dost oldu benimle.
Bir çok insanın yaptığı gibi ona sevimsizce şakalar yapmadım, dalga geçmedim, aşağılamadım, acıdığımı hissettirmedim, gerçek bir dost gibi davrandım, değer verdiğimi hissettirdim. Küçük sorularla çevre, ilçe, ve çalıştığı iş hakkında bilgiler aldım önce, daha sonra da anlatmaktan çok hoşlanmadığı özel hayatını irdeledim.
Adil ile sohbetimiz, dostluğumuz ilerledikçe, fark ettim ki; her geçen gün biraz daha erken çıkmaktayım evden sabahları, ona daha fazla zaman ayırma gayretine girmişim farkında olmadan.
Önceleri çok zor anlayabildiğim konuşmasına zamanla iyice alıştım, ağzının içinde yuvarladığı kelimeleri teker teker ayıklamasını, bu sevimli, sakat ve yalnız insanın iç dünyasını olanca çıplaklığı ile gözlemlemeyi öğrendim.
Doğuştan sakattı Adil. Başka şehirlerde yaşamakta olan iki kız kardeşinden başka kimsesi olmayan, babasından kalan eski bir taş evde yaşamını sürdürmeye çalışan, komşuların ve ilçe halkının yardımları ile yaşayan bir insandı o. Eşyalarını, hayrına komşu kadınlar yıkıyor, bazen tanıdık lokantalarda, bazen fırınlarda, bazen de yine komşuların verdiği yiyeceklerle yaşamını sürdürüyordu.
Sağlam oldukları halde kolay para kazanmak için dilenen insanlara nispet, bu sakat hali ile asla kimseye avuç açmadı, kendisine iş veren bir hayırseverin yanında çalışarak, dükkana göz kulak olarak hayatını kazandı. Hasta olduğu zamanları saymaz isek, hayatında asla işine geç kalmadı, çalışmasını aksatmadı, kendine güvenenleri mahcup etmedi.
İki ayağı da felçliydi ama, zorlukla da olsa yürümeyi başarabiliyor, gırtlağından çıkıp, ağzının içinde kaybolan, anlaşılması gerçekten zor kelimeler ile, kendini ifade etmesini de becerebiliyordu.
Ütüsüz, eski ama, her zaman temiz giyinirdi, Hatice’sine güzel görünebilmek için elinden geleni yapar, titreyen elleri nedeni ile sık sık tıraş olamadığı, sakallı gezdiği için üzüldüğünü söylerdi. Aslında sayıları bu küçük ilçeye oranladığımızda epeyce fazla olan berber esnafından hangisinin kapısını çalsa, hiç birisinin kendini geri çevirmeyeceğini, asla para talep etmeden tıraş edeceğini bilir, yine de onları çokça rahatsız etmeye sıkıldığı için, hoşlanmasa da böyle sakallı gezmeyi yeğlerdi.
Her sabah severek gittiği bir işi, asla kavuşamayacağını bildiği ama, yine de heyecanla yolunu gözlediği bir sevdası, dost diyebildiği ve kendileri ile beraber olmaktan mutlu olduğu arkadaşları vardı.
Adil, kendi dünyasında gerçekten mutlu bir insandı.
Günler günleri kovaladı,bu küçük ilçedeki hayata alıştım, işime kendi aracımla gitmeye başladım, dolayısı ile Adil ile olan sohbetlerimiz kesildi. Kesilmesine kesildi ya, her yolum düştüğünde çalıştığı iş yerine uğradım, halini hatırın sordum, sağlıklı ve mutlu olduğunu öğrenmem sevinç kaynağım oldu.
Her yörenin kendine ait özellikleri, gelenekleri, görenekleri var. Burada da biri vefat ettiğinde, salası akşamdan veriliyor, gündüzleri ilçe dışında çalışanlar bu sayede durumdan haberdar oluyorlar. Eşimle bana biraz ters geliyor bu durum ama, sanırım buna da zamanla alışacağız.
Yeni yılın ikinci günü, akşam yemeğimizi yeni bitirmiş, eşim çok sevdiği yerli dizilerden birine, ben de gazetenin derinliklerine dalmaya hazırlandığımız gecenin erken saatleri idi.
İstisnasız tümünün çatısı kış mevsiminin yaklaşması nedeni ile, sıcak renklerin tüm güzelliklerini sergileyen yapraklarını dökmeye başlayan üzüm asmaları ile kaplı, alçak ve bahçeli evlerin arasında yer alan, mahalledeki tek yüksek yapı olan caminin, külahı dahil,bir bütün olarak taş işçiliğinin en güzel örneğini meraklı bakışlara sunan minaresinin şerefesindeki hoparlörlerden yükselen,çıplak insan sesi ile kıyasladığımızda, çok da sevimli durmayan ama, bir ihtiyacı karşıladığı da inkar edilemez olan o bildik mekanik sesin, karanlığın gizemli rengine aheste aheste yayılışı ile anladık yeni bir ölüm olayının meydana geldiğini ilçede.
Gayri ihtiyari göz göze geldik eşimle, içinden birkaç dua mırıldandı her zaman yaptığı gibi, mahzun bir hava kapladı odayı, üzüldük ister istemez.
Ertesi gün yine erkenden kalktım, yine erkenden iş yerime gittim, yine günlük olağan işlere daldım, yine ekmek paramızı hak etmek için alın teri döktüm, yine yorgun ama huzurlu döndüm evime akşam saatlerinde.
Her zaman beni, hayranı olduğum o güzel tebessümüyle karşılamasına alışık olduğum eşimin durgun hali hemen dikkatimi çekti, içimi merak ve bir telaş kapladı, bir korku esintisi de esti geçti yüreğimin ufuklarından. Memlekette birilerine bir şey mi oldu diye düşündüm ilkin, sonra gün boyunca telefonuma haber gelirdi diye geçti aklımdan, kendi kendimi teselli ettim, rahatladım biraz.
Hem ayakkabılarımı çıkarıyor, hem de soruyorum eşime bir taraftan problemin ne olduğunu.
Ne yapacağımı şaşırdım, bir ayağım eşiğin içinde, biri dışarıda öylece kalakaldım oracıkta, nasıl üzüldüğümü burada kelimelerle anlatmam mümkün değil.
‘’Ben de yeni öğrendim komşudan biraz önce!’’ diye üzgün bir ses tonu ile anlatıyor eşim.
‘’Araba çarpmış karşıya geçerken caddeden, kurtaramamışlar!’’
O, temiz yürekli, dünyayı basit ama tertemiz bir bakış açısı ile izleyen, insanları ve engelli olmasına rağmen yaşamayı seven, çalışkan, gurulu arkadaşımı kaybetmiştim.
Birkaç gün doğru dürüst kendime gelemedim, moralim, tebessümlerim, neşem uçup gitti, meşakkatlerine çokça alışık olduğum hayatın, yeni bir sevimsiz temsilini seyretmekte olduğumuzun idraki ile, Adil’siz günleri, hüzün bulutları gölgesinde yaşamaya devam ediyorum.
Kim bilir?
Belki o kara gözlü güzel kız da, bu altın kalpli insanın ölümüne çokça üzülmüştür, ardından birkaç damla da olsa göz yaşı döküyordur.
Ahtapotu hatırlatan uzun kolları ile, kocaman ve gürültülü bir beton pompası çalışmakta baş ucunda ofisimin, sabahın erken saatlerinden beri durup dinlenmeden tepiniyor sanki beynimin içinde. Bu güne kadar keşfedilen, ya da keşfedilmeyen tüm ağrılar kol gezmekte beynimde, içmeden sarhoş olmuş gibiyim gerçekten.
Kim bilir kaçıncı kez açtım blog sayfamı, kaçıncı kez yeni bir yazı eklemem gerektiğini düşündüm, kaçıncı kez sonrası olmayan satırlara başladım ve asla bitiremedim?
Bu gürültünün arasında, dost sayfalarda gezindi bakışlarım, gerçekten çok hoş şiirler, denemeler, duygusal yazılar okudum, galiba birazcık da kıskandım hani. Kıskanmasına kıskandım da, oturup birkaç satır yazı yazmak ne içimden geldi, ne de dağarcığımdan birkaç kelime söküp alabildim tüm zorlamalarıma rağmen.
Şantiye ortamındayız, fabrika düzenine geçmemiz için epeyce bir zaman daha geçecek gibi gözükmekte, bu nedenle de bir çok faaliyet gibi, yemek olayı da geçici çözümlerle geçiştirilmekte. İnşaat alanının hemen arka kısmına kurulan gri renkte ve 100 kadar insana aynı anda hizmet verebilecek büyüklükteki çadırda, yakınımızdaki Osmaniye’den gelen yemek şirketinin sunumu ile öğlen yemeklerimizi yemekteyiz bu aralar.
Sözün doğrusu, yurdun bu yöreleri yemek olayında şan şöhret sahibi olmasına rağmen, bizim yemek şirketi bu konuda çoktan sınıfta kaldı gibi gözüküyor. Gerçekten, çalışma hayatı boyunca yemek konusunda çok sıkıntılar çekmiş biri olarak benden aldıkları not kırık.
Bu gün öğlen fırında tavuk, yanında patates kızartması, pirinç pilavı, salata ve kola vardı menüde. Aslında güzel bir yemek listesi ama, iş icraata geldi mi, işin rengi değişiyor, ehli olmayan ellerde sevimsiz bir olaya dönüşüyor bu zevk anı.
Fazlaca kızartılmış, hatta birazcık da yanmış diyebileceğim tavuk parçasından bir bukle koparabilmek için, epeyce bir gayret sarf etmekte iken, aklıma yıllar önceki bir olaylı akşam yemeği maceram geldi. Bir taraftan tavukla mücadelem sürerken, bir taraftan da gülümsemekten kendimi alamıyorum, arkadaşlarımın dikkatini çekiyor, ne oluyor havalarındaki meraklı bakışları ile beni süzüyorlar.
Hem yiyoruz, hem de usuldan usuldan anlatıyorum neden gülümsediğimi.
Uzakdost’u sürekli takip eden dostlar bilirler, iki yıl süren bir S.Arabistan maceram olmuştu yıllar önce. Çokça ilginç anı ile dolu olan bu iki yıldan bazı kesitleri bu sayfada paylaşmıştık onlarla. Bu yemek olayını yazmamıştım.
Coğrafi ve sosyal açıdan hiçbir özelliği olmayan, küçük bir yerleşim bölgesidir Bedir. Bedir savaşından gelir önemi ve bünyesinde o devirlerde ölen şehitlerimizi barındırdığı için, hatırı sayılır bir yeri vardır İslam aleminde.
Kızıl Deniz’ e paralel uzanan geniş ve verimsiz düzlüklerin nihayetindeki alçak ve sevimsiz dağlar, iç kısımlara doğru öyle sık sık geçmeye imkan vermezler, ender rastlanan vadilerin dar ve deve dikenleri ile kaplıtabanlarına dadoğal olarak ulaşım amaçlı kullanılan dar geçitler gizlenmiştir. Zamanında, bu çevrede ender bulunan su kuyularına sahip olan Bedir, civardaki yerleşim bölgelerine nazaran bir kat daha önemli bir belde durumunda bulunuyordu.
Şimdilerde, bu sıcak bölgenin doğası gereği, çokça ihtiyaç duyulan suyu tedarik etmek için fazla uğraş vermek gerekmediğinden , ya da modern yakıt istasyonlarındaki marketlerden her çeşit yiyecek ve içeceği satın alma imkanı bulunduğundan, ayrıca klimalı ve son model arabalar sayesinde, Medine Mekke arasındaki mesafeyi, dört gidiş, dört gelişli otoban ile kolayca aşabilme imkanına sahip olduğundan, insanlar eskilerde kervanların izlediği Bedir yolunu pek tercih etmiyorlar, dolayısı ile de, sosyal açıdan biraz mahzunlukları yaşamakta.
Sanırım bir Şubat gününüydü. 227 km olan Yambu-Medine arasındaki dağlık bölgeye boru hattı döşemek için ön çalışmaları yapıyorduk birkaç arkadaş ve her birimiz de ülkede yeni sayılırdık. Gelenekleri- görenekleri, insanların yaşama biçimlerini, toplumun kurallarını çok iyi bilmiyorduk ve bu nedenle de sık sık zor ve gülünç durumlara düşüyorduk.
Yorucu bir günün sonunda, zaman akşam ezanı saatlerine yönelmişken, yolumuz Bedir’e düştü. Öyle her bulduğumuz yemeği de yiyemediğimiz için, her birimiz kurtlar gibi acıkmışız, midemize açlık kramplar girmeye başlamış.
Medine’deki dostlardan biri tavsiye etmişti, Bedir’de, yolun hemen kenarında küçük bir lokanta var, çok güzel balıklı pilav pişiriyor diye. Zaten bu bölgede pilav, tavuk ve balıktan başka bir şey yemiyor pek insanlar, yemek kültürleri çok zayıf, Türk lokantaları gerçekten çok gözde.
Çekiyoruz aracımızı lokantanın önüne, Pakistan’lı genç bir delikanlı karşılıyor güler yüzü ile bizi. Akşamın bu yorgun saatinde, kalabalık bir müşteri grubunu asla beklemediği her halinden belli oluyor. Balıklı pilavından yiyip yiyemeyeceğimizi soruyoruz, olumlu cevap alıyoruz.
Kısa bir zaman zarfında bir tepsi pirinç pilavını pişirip getiriyor. Açlıktan mıdır, yoksa gerçekten mi güzel pişirilmiş bilemiyorum ama, o an gözüme çok hoş gözükmüştü Pakistan’lının yemeği. Pilav tepsisinin orta yerine yerleştirdiği kocaman kızarmış balık ta gerçekten çok hoş gözüküyor, insanın iştahını bir kat daha kabartıyordu.
Tepsiyi orta yere bırakıyor da, ne çatal, ne de kaşık getirdiği var. O bize, biz yemeğe bakıp duruyoruz öylece. Sonradan jetonumuz düşüyor, buralarda insanların yemeği elleri ile yediklerini hatırlıyoruz, bize kaşık, ya da çatal bulmasını rica ediyoruz. Biraz düşünüyor, sonra koşar adım çıkıp gidiyor, kısa bir zaman dilimi sonrasında da, elinde plastik kaşıklarla geri dönüyor.
Artık karnımızı doyurmamıza, bu güzel yemeği midemize indirmeye bir engel yok diye düşünürken, akşam ezanı okunmaya başlamasın mı!... Aldı lokanta sahibini bir telaş ki sormayın gitsin. Eli ayağına dolaştı, ne yapacağını şaşırdı, çevremizde dolaşıp duruyor, bir şeyler de söyleyemiyor.
S.Arabistan’da, ezan iki kez okunuyor. Birinci ezanda Müslümanlar mescitlere yöneliyor, abdest alıyor, namaza hazırlanıyorlar. İkinci ezandan sonra da, toplucazamanın farz namazını kılıyorlar. Mekke, Medine, Bedir gibi İslami açıdan önem arz eden yerleşim yerlerine Müslüman olmayan insanları sokmuyorlar.Eğer orada bulunuyorsanız muhakkak Müslümansınız ve bu nedenle de namaz kılmanız gerekir. Mutavva dedikleri din polisleri, okunan birinci ezandan sonra, altlarında son model arabaları ile şehirde gezinirler, açık dükkanları kapatır, sokaklarda yakaladığı herkesi de zorla namaza gönderirler.
Lokantacının telaşının nedeni buymuş meğer, Mutavva korkusundan ne yapacağını şaşırmış zavallı. O da bizim gibi memleketin yabancısı, tutup sınır dışı ederler, işimden olurum düşüncelerinde.Bir taraftan da kalabalık müşteri grubunu kaçırmak istemiyor, bir çare bulmak için kıvranıp duruyor.
Sonunda, dışarıdan bakınca gözükmeyen ofisinde yemeğimizi tamamlamamızı rica ediyor, hepimizi daracık bir odaya tıkıştırıyor, çelik bir çalışma masası üzerinde kaşıklamaya başlıyoruz pilavı, o da kapı aralığında nöbete duruyor.
Bedir küçük yer, Mutavvalar da kurnaz insanlar. Yabancı plakalı arabayı görünce lokantanın önünde, anlıyorlar içeride birilerinin olduğunu, yükleniyorlar kapıya. Bizimki perişan bir vaziyette feryatlar savuruyor, bizleri de telaşa düşürüyor. Hepimiz ne yapacağımızı şaşırıyoruz, suç işlemiş ve suçüstü yakalanmış insanların psikolojisinde, şakın gözlerle birbirimize bakıyoruz. Genç bir muhasebecimiz vardı, korkudan masanın altına saklanmaya çalıştığını hatırlıyorum şimdi.
Mutavvalar giriyorlar içeri, lokantacıyı bir güzel azarlıyorlar önce, sonra da sıra bizlere geliyor. Daracık odaya sıkışmış epeyce insan, terden sırılsıklam olmuş vaziyette, bin bir zahmet içinde karnımızı doyurmaya çalıştığımızı görünce, galiba acıyorlar bizlere ve yemeğimizi bitirmemizi söylüyorlar. Bir tanesi de gülümseyerek masanın altındaki arkadaşımızı kaldırıyor.Söylemesine söylüyorlar da, bizde iştah filan kalmadığı için, doyduğumuz cevabını veriyoruz her birimiz.Plav da, balık ta midemizde değil, tepside kalıyor.Hepimiz yemeği flan unutmuş, bu sevimsiz durumdan nasıl kurtulacağımızı düşünmekteyiz.
Türk ve Müslüman olduğumuzu öğreniyorlar, bizleri namaza davet ediyorlar, lokantacıyı da bu kez affediyorlar. Parasını ödüyoruz yiyemediğimiz yemeğin, dışarı çıkıyoruz, lokantacı kapıyı kapatır kapatmaz, arkasına bakmadan son sürat mescite doğru koşmaya başlıyor. Bizler de arabamıza doluşuyoruz, önde Mutavvalari arkada biz doğruca mescite yöneliyoruz.
Ben, mutaassup bir yörede yetiştiğim için, abdest almada ve namaz kılmada zorluklar çekmiyorum ama, bazı arkadaşlarım bu konuda gerçekten müşkül durumlara düşüyorlar. Mutavvalardan önce abdest alma, sonra da namaz kılma dersleri almak zorunda kalıyorlar.
Günün sonunda, ruhumuz kanmış ama karnımız aç bir durumda, Medine’ye doğru uzanan virajlı ve dar yolda ilerlerken, yaşadıklarımızı anlatıp kahkahalarla gülüyoruz.
Arada oturup yazarsınız işte...İçinizdeki bir meçhulden gelen sese kulak verirsiniz...Yazmasına yazarsınız da,sonra dönüp bakatsınız ki, kendinizi yazmışsınızdır...