Sihirli yazılar...

28/12/2007 - Bayramlar ve insanlar (3)

 

     O sabah, o serin Mart sabahı, erkenden kalkmadık hiç birimiz yataklarımızdan,o alışageldiğimiz bayram sabahlarının aksine. Alel acele abdest alıp,ardından bayramlıklarımızı giyerek,geç kalma telaşı ile koşar adım gideceğimiz bir camimiz, kılınan bayram namazından sonra,sevgi ve muhabbetle bayramlaşacağımız tanıdıklarımız yoktu. Cami dönüşünden sonra elimizi öpecek, sarılıp koklayacak çoluk çocuğumuz, eşimizin hazırladığı nefis ve leziz bayram sofrası da yoktu.

 

     Moralsiz, isteksiz, biraz da hüzünü hazırlandık, hiç olmazsa işçilerimizle bayramlaşarak bu sevimsiz havayı birazcık dağıtmak için, kaldıkları otele doğru yola çıktık. Şoförümüz erkenden fabrikaya uğramış,hem koyunlarımızı,hem de İrina’yı alarak, çoktan evin önüne gelmiş, becerebildiği kadarı ile de İrina’ya Kurban Bayramını tarif etmişti. Büyük bir nezaketle her ikisi de bizleri kutladılar, sarılıp,yanaklarımızdan öptüler.

 

     İşçilerimizin kaldıkları yer, şehrin doğu girişinde, deniz kenarında, turistik bir oteldi. Türkiye’ye de bu yoldan gidildiği için, ne zaman bu tarafa yolum düşse, tuhaf bir heyecan kaplıyordu içimi.Şehirden yaklaşık 4 km kadar uzakta, son toplu yerleşim bölgesine oldukça yakın bir konumdaydı. Her iki tarafında uzanan yüksek çınar ağaçlarının dalları ile bir şemsiye gibi örttüğü bu gidiş gelişli yolda trafik pek fazla değildi zaten. Çok uzun bir süredir asfalta bakım yapılmadığı, üzerinde oluşan büyük ve derin çukurlardan belliydi.

 

     Otele girişinin hemen karşı tarafında, yaklaşık 50 m uzunluğunda, 15m genişliğinde, siyah granitten yapılı bir zemin üzerine, sağlı sollu dizilmiş,1x1 m ebadında, yüksekliği de 60cm kadar olan, yine siyah granitten imal edilmiş  kütleler yer almakta idi. Bu kütlelerin üzerinde de, ikinci dünya savaşında o yöreden hayatını kaybeden 2500 askerin adı yazılmıştı. Bu siyah yolun sonunda, yaklaşık 30m çapında, beyaz mermerden imal edilmiş, üç basamakla çıkılan ve bir adım sonra da iki basamakla inilen, daire şeklinde bir platform yer alıyordu. Giriş yönü haricindeki her üç cepheye, 10 m kadar yükseklikte, diklemesine duran istiridye kabuklarını andıran heykeller dikilmişti. Gerçekten harika bir anıttı.Ne zaman yolum buraya düşse, bir süre seyretmeden geçemiyordum. Bu fakir ülkede yer alan sanat eserlerinin tarifinin gerçekten zor olduğunu ama, bir taraftan da kelimelerle de olsa, o güzellikleri hayal etmenizi sağlamanın güzel olacağını düşünüyorum.

 

     Ana yoldan, çok uzun süredir bakım görmediği,sağı solu saran çalılık ve sarmaşıklardan anlaşılan, sık bir çam ormanlığı ile ayrılan otel, hemen denizin kenarına kurulmuş, batı, kuzey ve güneydoğu istikametinde uzanan ,üç katlı,üç dikdörtgen bloktan oluşuyordu. Uzun kumsallara sahip denizi ile arasında bir de çim saha vardı. Amerikan futbolu dahil, burada zamanında çokça sportif faaliyetlerin yapıldığı açıkça belli oluyordu. Şimdi eski güzelliğinden eser kalmamış, boyaları dökülmüş, bahçelerini yabani otlar sarmış olsa da, yine de Poti’deki yerleşim yerlerine oranla güzel bir kompleksti.

 

     Aracımız bahçeye ulaştığında, işçilerimizin çoktan kalktığını,en güzel,en temiz elbiselerini giyindiklerini, pek alışık olmadıkları sakal tıraşlarını yaptıklarını, birbirleri ile bayramlaştıklarını, hatta sabah yemeği için hazırlık yaptıklarını gördük. Etrafımızı sardılar, en yakınlarını görmüş gibi, ailelerinden biri ile bayramlaşıyormuş gibi, sevgiyle,saygıyla, biraz da yaşlı gözlerle bizleri kucakladılar. Bu sahneyi nasıl çizmeli burada kelimelerle, bilemiyorum. Bu duyguyu ancak yurdunuzdan uzaklarda, sevdiklerinizden ayrı geçireceğiniz bir bayram sabahında hissedebiliriniz. Bunu anlatmak mümkün değil.

 

     İrina ve birkaç işçi arkadaş masaları hazırlarken, birkaç kişi de usulünce kurbanlarımızı kestiler. Biraz sonra mangallar yanmış, kurban etinden kebap yapma çalışmaları başlamıştı. İçimizdeki güneylilere devrettik bu işi, onlar erbabı idiler zira. Sanırım bir 30 kişi kadar vardık. Güzel bir ziyafet çektik kendimize, şarkılar söyledik, oyunlar oynadık,doyasıya eğlendik. Etraftaki alçak süs bitkilerinin arkasına çömelerek, memleket hasretlerini göz yaşları ile kimseler görmeden paylaşanlar da olmadı değil. Onları anlayışla karşıladık.

 

     O günümüzü, otelin hemen yanı başında yer alan, 50 m eninde, 1 km kadar uzunluğunda, durgun , yeşil renkli suyu ve üzerindeki küçük asma köprüsü ile oldukça hoş bir görüntü sergileyen küçük gölü, kenarlarına dizilmiş bambu ağaçlarından imal edilmiş bungalowlar ve iki katlı pansiyonları gezerek geçirdik. Mart ayında olmamız nedeni ile, bu turistlik bölüm oldukça sakindi. Uzun ve geniş kumsallarda, Karadeniz’in sakinliğinden de faydalanarak, uzun yürüyüşler yaptık. Kumlar üzerinde, Yurt İçi Kargo yazılı bir plastik bağlama kordonu bulduğumda, ne çok sevinmiştim. Deniz, alıp getirmişti Türkiye’den ta Poti sahillerine kadar.

 

     Bu bayram tatilinden ve eğlencesinden çok uzun olmayan bir zaman dilimi sonrasında, fabrikamızda yapacağımız hazırlık işleri sona ermişti. Yolların kenarına sıra sıra dizili mimoza ağaçlarının sap sarı renkte donandığı bir bahar sabahı, tüm makinelerimizi topladık,araçlara yükledik, liman şantiyemize gönderdik. Sonra da sıra vedalaşma merasimine geldi. Önce,kültürlerine oldukça uzak olmamıza rağmen, bizleri kendilerinden biri gibi kabul eden, mahallelerinin, hatta ailelerinin bir parçası olarak gören, yaşlılarının oğul, gençlerinin ağabey,amca, akranlarımızın da kardeş bellediği  bu temiz yürekli insanlarla, bu sevimli insanlarla vedalaştık teker teker. Helalleştik, sarıldık,öpüştük. Onlardan ayrılmak gerçekten zor oldu.

 

      Sonra sıra İrina’ya geldi. Onu ortaya aldık,sonra etrafını sardık. İşçilerim adına, tercümanlık yapan işçimiz aracılığı ile ona teşekkürlerimizi, sevgilerimizi, saygılarımızı sunduk. Epeyce bir süre beraber çalıştığımız bu altın yürekli kadının, ilk kez orada duygulandığını, gözlerinin yaşardığını gördüm. Her birimize tek tek sarıldı, vedalaştı. Ona bir lokantada bulaşıkçılık işi ayarladık. Bizim orada çalıştığımız sürece asla bir daha Ukrayna feribotuna gitmedi. Bizden sonra akıbeti ne oldu bilemiyorum. Umarım çalışacak, karnını doyuracak kadar para kazanabileceği bir iş bulabilmiştir.

 

     Şimdi ne zaman bir masada, bir vazo yada bir bardak içinde taze ve güzel bir çiçek görsem, aklıma hep İrina gelir. Hayatın tüm güçlükleri arasında, bir çiçeğin güzelliğini görebilen, yaşayabilen, yaşatabilen İrina.

 

uzakdost-Aralık 2007-Ankara

Yorum (30) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/12/2007 - Bayramlar ve insanlar (2)

    

Eğer vatanınızdan, sevdiklerinizden, ailenizden, çocuklarınızdan uzakta, yabancı bir coğrafyada, yabancı bir kültürde, hüzünlerinizle beraber bir kurban bayram arifesini yaşamaktaysanız, bir küçücük çobanın dilinden dökülen sevgi dolu,saygı dolu, ümit dolu, merak dolu  sözcükler, çok daha fazla anlam kazanıyor, çok daha değişik atmosfere taşıyor insanın hayallerini,düşüncelerini,duygularını. Onda, onun o doyumsuz anlatımında, kendinizi buluyorsunuz, geçmişinizi,geleceğinizi, yakınlarınızın sıcaklığını,sevimliliğini. Bir baba olduğunuzu, çocuklarınızın hasretle yolunuzu gözlediğini, özlediklerini, beklediklerini, küçücük yüreklerinde babasız geçirecekleri bir bayramın belki de hüznünü yaşadıklarını  hissediyorsunuz, üzüntüler denizinin serseri dalgaları arasında üşüyor gibi oluyorsunuz, öylece mahzunlaşıyorsunuz.

 

     Çok şey sordum o küçük çobana, çok şey öğrendim bu kısacık sohbet süresinde. Ben sordum, o anlattı sıkılmadan, bıkmadan. Köyün dışından gelen bir yabancı, üstelik de Türkiye’den gelen bir Türk ile ilk kez ,büyük bir gayretle öğrenmeye çalıştığı Türkiye Türkçe’ si  ile konuşuyor, bu sohbetten aldığı haz çocuk bakışlarındaki heyecandan açık seçik okunabiliyordu. Televizyondan öğrenemediklerini sordu o da bana, insanları, çocukları, okulları sordu Türkiye’de ki. Dilimin döndüğünce, çocuk aklının alabileceği şekilde, tüm renklerini, tüm çeşitliliğini, tüm güzelliklerini, tüm mutluluklarını anlattım memleketimin. Çocuklarımdan bahsettim, yaşama biçimlerinden, okullarından, oyunlarından. Onların büyüyebilmesi, mutlu olabilmesi için, buralara, uzak memleketlere para kazanmak için geldiğimden bahsettim. Burada, bu bilmediğim küçük köyde,üstelik te bir bayram arifesinde, Türkçe konuşan bir küçük çobana rastladığımdan dolayı ne kadar çok mutlu olduğumu dile getirdim.

 

     Beklediğimiz çiftçi ve yanındaki küçük çoban, koşar adım geldiler. Şoförümüz Türk olduğumuzu, kurban için iki adet koyun almak istediğimizi söyledi, fiyatını sordu. Çiftçi, hiç cevap vermeden, bakışları bizlerin üzerinde, kulağı şoförümüzde öylece dinledi. Daha sonra ona Rusça bir şeyler söyledikten sonra bizlere döndü ve güzel bir Türkçe ile;

 

     ‘’Hoş geldiniz!...’’ dedi.

 

     ‘’Hoş bulduk!...’’

 

     ‘’Bu civarda koyun sadece biz yetiştiririz.Gürcü’ler pek koyun yemezler, dolayısı ile de beslemezler.Bu nedenle sizi buraya göndermişler.Hoş geldiniz tekrar.Önce dilerseniz bir köy kahvesine doğru gidelim. Köy halkı sizleri görmekten, ağırlamaktan çok mutlu olacaktır!...’’

 

        Bu teklifi büyük bir memnuniyetle kabul ettik. Böyle güzel bir günde, bir bayram arifesinde, aynı soydan geldiğimiz, aynı dili konuştuğumuz, aynı gelenekleri paylaştığımız insanlarla sohbet etmenin çok hoş bir olay olacağını düşündük. Arabayı bulunduğu yere bıraktık ve köye doğru yürümeye başladık. Biraz sonra küçük iki çobanın bizden ayrılmaları gereken bir yol ayrımına gelmiştik. Doğrusu çok ayrılmak istemediler ama, yapılacak görevleri, beslenmesi gereken koyunları vardı. Her ikisinin yanaklarından sevgiyle öptük, başlarını okşadık, itiraz etmelerine rağmen, yırtık pantolon ceplerine, bayram harçlığı olarak bir kaş lari sıkıştırdık. Biz köye yönelirken, onlar da otlaklarına doğru , başları arkada uzaklaşıp gittiler.

 

     Yığma taşlarla çevrili küçük avluları arkasında sessiz, sakin, mahzunca dizili evlerin arasından geçerek köyün merkezine doğru yürüdük. Avlular, Poti’deki gibi demir çitlerle çevrilmemiş, sıkı bir koruma altına alınmamıştı. Çünkü burada, bu küçük köyde, sağı solu eşeleyecek, ekili ne var ise zarar verecek domuzlar beslenmiyordu. Nasıl da Anadolu’ya benziyor diye düşündüm buradaki yaşama tarzı. Nasıl da kan çekiyor insanı, nasıl da sıcak geliyor atmosferi ortamın. Türkiye’den ayrıldığım günden beri, hiç bu kadar mutlu olmamıştım, bu kadar gülümsemeler olmamıştı dudaklarımda. Gerçekten o bayram arifesinin  güzelliğini ömrüm oldukça unutamayacağım.

 

     Kahve çok kalabalık değildi. Ortada yanmakta olan büyük sobanın yanında yer hazırladılar bize ve selam vererek oturduk. Oradakilerin her biri ile tek tek tanıştık, koyu sohbetlere daldık. Türkiye’yi sordular, insanlarımızı sordular, akıllarına ne gelirse sordular. Televizyondan her şeyi çok iyi takip ediyorlardı ve bizlerin bildiği her konuda, en az bizler kadar onlar da bilgi sahibi idiler ama, yine de hararetle sordular, merakla dinlediler anlattıklarımız. Birkaç saat süren hararetli sohbetten sonra şoförümüz, artık gitmemiz gerektiğini hatırlattı. Oradaki insanlarla kırk yıllık dost gibi sarıldık, öpüştük, vedalaştık. Bizi köye getiren çiftçinin evine doğru yola çıktık. Hatırladığım kadarı ile, tanesi 120 Lari ye iki adet koyun satın aldık ondan. Bu günkü paramızla 70 YTL civarında bir değere karşılık geliyor sanırım. Koyunları arabamıza yükledik, vedalaştıktan sonra da, bu güzel, sevimli, sıcacık Türk köyünden istemeyerek ayrılıp, Poti’ye doğru yola çıktık. Güneş yükselmiş, öğlen saatleri yaklaşmış, yollardaki yoğunluk ta fazlalaşmıştı.

 

     İş yerimiz aslında şehrin limanında idi ama, iç kısımlarda, mahalle arasında kalan bir bölümdeki eski bir traktör fabrikasında da ürünlerimizi montaja hazırlıyorduk. Yerleşim bölgesi ile karşı karşıya idi bu eski fabrika, dolayısı ile de yöre insanı ile ister istemez içli dışlı oluyorduk. İlk gittiğimizde biraz tedirginlik gösteren Gürcü bayanlar bile, artık bizleri kendilerinden biri gibi görüyor, özel bir yemek hazırladıklarında, bizlere sunmadan kendileri yemiyorlardı. Damak zevkimize çok uzak olan o yemekleri, nezaket icabı yemek zorunda kalıyor, sonra da sindirim açısından bir çok sıkıntılar yaşıyorduk. Ama burada itiraf etmeliyim ki, Hapaçuri dedikleri bir peynirli pideleri vardı, yemeye doyamıyordum resmen. O kadar güzel, o kadar lezzetli idi zira. Ne olursa olsun, gurbette, zor şartlarda yaşamamıza rağmen güzel günlerdi. Her zaman derim ya, sevginin, insanlığın, dili,dini,rengi,cinsiyeti,milleti olmuyor.

 

      Tatil olmasına rağmen  İrina, fabrikanın önünde bizleri bekliyordu. Ertesi günün bayram olduğunu, kurban keseceğimizi sanırım işçilerden öğrenmişti. Bu konuda meraklanmış, hem merakını gidermek, hem de bizlere yardımcı olmak düşüncesi ile, bayramda bizlerle olmaya karar vermişti. Zaten yapacak pek işi de yoktu. Bizim heyecanımıza ortak olmak, sevincimizi, özlemimizi, belki de hüzünlerimizi paylaşmak istemişti. İrina iyi bir kadındı zira.

 

     Fabrikamız oldukça eski, camlarının bir kısmı kırılmış, duvarları yer yer çatlamış, yağmurda çatısından oldukça fazla su akıtan, harabe görünümlü ama yine de sevimli bir bina idi. Asfalt ile kaplanmış çatısında bir incir ağacı büyüdüğünü gördüğümde çok şaşırmıştım. Yemek yiyebilmemiz ve ofis olarak kullanabilmemiz için, iki katlı küçük bir bina imal ettik içinde. Yemeklerimiz liman şantiyemizdeki yemekhanemizden geliyordu ama, burada da yemek organizasyonunu yapacak birine ihtiyacımız olmuştu. Bina sahibi olan Gürcü arkadaşımdan bir bayan bulup bulamayacağını sormuştum ve o da İrina’yı tavsiye etmişti.

 

     İrina ile bu şekilde kesişti yollarımız ve o hayatımıza güzellikler taşıdı o günden sonra hep. Büyük bir şevkle işe başladı ve o günden sonra İrina’nın tüm zamanı fabrikamızda geçer oldu. Oysa ona sadece yemek saatinde ihtiyacımız vardı ama o, sabahleyin hepimizden önce gelir, akşamleyin hepimizden sonra giderdi. Zaten evi de fabrikaya çok yakındı. Masamızı düzenler, yemeklerimizi kotarır, ekmek, su servislerini yapar, sofrayı toparlar, bulaşıkları yıkardı. Asıl görevi olan bu işlerin dışında, kendi arzusu ile belirli saatlerde bizlere çay demler, çalışma ofisimi temizlerdi. Bunca yıllık çalışma hayatımda sadece İrina, her sabah çalışma masamı, bir su bardağını da olsa vazo niyetine kullanıp, çeşit çeşir canlı çiçeklerle süsledi. Hikayemiz ilerledikçe onu yakından tanıyacak, zorluklarla geçen hayat mücadelesi içinde, tüm olumsuzluklar rağmen, hiç gülmeyen yüzünün, soğuk duruşunun arkasında nasıl duygulu, nasıl sıcacık, nasıl insanca bir yürek taşıdığını öğreneceksiniz.Yaşadığımız, yemek yediğimiz mekanları güzelleştirmek, renklendirmek, yaşanır kılmak için çiçeklerle süslemek, üstelik de bu olumsuz şartlarda bunu düşünebilmek, sanırım sadece İrina gibi, hayatın darbesini en ağır biçimde yiyen ama, asla mücadeleden vazgeçmeyen bir yüce gönülün gerçekleştirebileceği bir işti.

 

     İrina, 40 yaşlarında, zayıf, uzun boylu, kıvırcık sarı saçları olan, mavi gölü, çok gülmeyen, hatta gülümsemeyi unutmuş diyebileceğimiz bir kadındı.Yaşına göre fazla yaşlı gösteriyordu.Yüzündeki derin çizgiler, hayatın zorluğunu, acısını, acımasızlığını tarifler gibiydi. Tebessümleri dudaklarından kovmuştu İrina, çok gülmez, çok konuşmaz, sohbetlere karışmazdı. Dünya ile ilişkisini kesmiş, bir robot gibi sadece kendi işiyle meşgul olan, duygularını kaybetmiş bir insan diye düşünüyorduk her birimiz onu. Ne çok yanıldığımızı, duygu dediğimiz olguyu asıl içinde en çok onun barındırdığını çok geçmeden öğretti bize davranışları ile.

 

     Kimsesi yoktu, yalnız yaşıyordu. İş güç yok memlekette, geçinme zorlukları içinde, aç, açık, yalnız bir kadın. Tüm fakirliğine, imkansızlığına, çaresizliğine rağmen, hep bir hanımefendi gibi temiz ve düzgün giyinirdi, hareketleri ve konuşmasında hep saygı uyandırırdı. Çaresizliğini fırsat bilmiş zalim yürekliler, tutup kolundan çekmişler çirkefine hayatın. Soğuk, güçlü, dayanılmaz şiddetteki rüzgarları karşısında hayatın, zavallı İrine fazla duramamış, gün gelmiş düşüvermiş tüm kadersizler gibi çamuruna bu insafsız hayat savaşının.

 

     P.tesi günler limana uğrayan bir Ukrayna feribotu vardı, Avrupa’dan ikinci el araba getirir, bir gün sonra yükünü boşaltıp giderdi. Bu seferlerine hiç aksatmadan her hafta devam ederdi. İşte o feribot idi İrina’nın hayatını idame ettirebilmesini sağlayan. Her limana yanaştığında, İrina feribota gider, ertesi gün ayrılmadan çıkardı. Yaptığı işi burada yazmama gerek yok sanırım. İşin acı tarafı, çoğu zaman alması gereken parayı da alamaz, oradan boynu bükük ayrılır, arada dayak yediği de olurdu.

 

     Onun bu sefil halini anlattı bana Gürcü arkadaşım, aslında çok iyi yürekli ve çalışkan bir insan olduğundan bahsetti. İşçilerimiz için problem teşkil eder dedim, sana garanti veriyorum dedi. Kabul ettim, İrina işe başladı ve o feribota bir daha da asla gitmedi. İnsan gibi yaşamaya başladı bizlerle, hak ettiğini zamanında aldı, hem de kimseden şiddet görmedi o günden sonra. O, paradan ziyade en çok ona sunduğumuz kardeş, arkadaş,anne sevgisini sevdi, bizlere bu nedenle sıcacık bağlarla bağlandı. İşte bu nedenle o, nerede ise fabrikanın kapısında yatar kalkar oldu. Bu nedenle işine ölesiye sarıldı, bu nedenle bizleri çok sevdi, saydı, hürmet gösterdi.

 

     Tatil günü olmasına rağmen, dönüşümüzü beklerken bulduk İrina’yı. Hayvanlarımızı beraberce fabrikanın uygun bir köşesine yerleştirdik, önlerine de bir miktar ot attık. Ertesi gün sabah erkenden buluşmak üzere de vedalaştık.Şehrin öteki girişindeki bir otelde kalmakta olan işçilerimizin yanına gidip, kurbanlarımızı hep beraber orada keseceğiz. Yarın yine buruk bir bayram sabahı olacak. Kim bilir kaçıncı kez ailemden uzak, kalabalıklarda ama, aslında yalnız bayram kutlayacağım? Hüzünlerdeyim...Her bayram arifesinde olduğu gibi... Oysa bayramlar sevinçlerle gelir bilirdim... Öyle değilmiş meğer...Bunu,sevdiklerimden  uzaklarda geçirmek zorunda kaldığım bayram sabahlarında öğrendim...(Devamı var)

 

uzakdost-Aralık 2007 Ankara

Yorum (28) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/12/2007 - Bayramlar ve insanlar...(1)

 

          Uzun kavak ağaçları ile çevrili, sağlı sollu sebze bahçelerinin uzandığı,  düz, asfaltı bakımsız ve yer yer çukurlarla dolu yoldan, sarsıntılarla ilerliyor eski model minibüsümüz. Şoförümüz, otobanda gidiyormuşçasına rahat, umursamaz ve kendinden emin, yüklenip duruyor gazına arabanın. Bir saat kadardır yol almamıza ve bir iki yerleşim bölgesinden geçmiş olmamıza rağmen, Poti’yi Tiflis’e bağlayan bu ana yolun inanılmaz tenhalığına şaşırıyorum.

 

      Bir tatil sabahında oluşumuz, ayrıca güneşli bir bahar günü  olmasına rağmen, havanın hala dağların doruklarındaki karların soğuğunu alıp ovaya taşıyan rüzgarın etkisi ile epeyce üşütmesi, biraz da yöre erkeklerinin tembelliğe alışkanlıklarının güne yansıması ile, oldukça sakin ve zahmetsiz bir yolculuk yapmaktayız. Arada sırada karşımızdan, Orta Asya Türk devletlerine yaptıkları seferden yorgun argın dönmekte olan, memleket sınırına yaklaşmış olmanın verdiği sevinçle biraz daha hızlarını arttıran Türk tırlarının ani geçişlerinin verdiği heyecandan başka, yolculuğumuzu etkileyecek hiçbir olumsuzluk göze batmıyor.

 

     Sabahın erken saatleri olmasına rağmen, ovada hareketlilik çoktan başlamış. Üzerinde seyrettiğimiz yolun iki yanında uzanan büyükçe su kanallarının hemen arkasında, genellikle bayan sürücüleri ile birlikte, boyaları dökülmüş, kaportası eğrilmiş, yaşı oldukları her hallerinden belli olan yorgun traktörler, bin bir güçlükle tarlaları sürmekle meşguller.

 

     Aracın en arka koltuğuna keyifle kurulmuş, etraftaki  insan manzaralarını, evleri, toprağı, gök yüzünü, hayvanları, sol tarafımızda, ovanın ta ucunda olanca heybeti ile yükselen, tepelerinden yaz kış eksik olmayan beyaz örtüsü ile insanın gözüne inanılmaz bir güzellik sergileyen efsanevi Kafkas Dağlarını seyrediyorum.

 

     Tüm evler tek katlı, hepsi istisnasız teneke çatılı. Boyasız, küçük pencereli, şekilsiz, sevimsiz, küçük evler her biri.Uzaktan bakıldığında, içinde yaşayanların, çok bedbaht, fakir, zavallı  olduklarını hissini uyandırıyor insanda. Değişik bir atmosfer bu gerçekten, en azından bana öyle geliyor. O an bile, gerçeğin ta içinde yaşıyor olmanıza rağmen, bir hikayenin, bir masalın satırları arasında geziniyormuşsunuz gibi bir duygunun kucağına düşüveriyorsunuz bu alışılagelmeyen manzara karşısında. Sanki orada değilsiniz de, bir usta yazarın cümlelerinden hayatı seyrediyor gibi oluyorsunuz. Kaybolmuş, ama keşfedilmeye hazır bir hayatın kaşifi gibi hissediyorsunuz kendinizi. Tarifi mümkün olmayan bir keyif bu ve ben tadını son damlasına kadar çıkarmanın hazzını yaşamaktayım.

 

       Bir müddet sonra arabamız, ana yoldan ayrılıyor ve yeni sürülmüş geniş tarlaların arasından, bir tarafımızda boylu boyunca uzanan alçak kavak ağaçlarını takip eden bir traktör yolunu takiben, ağır ağır ilerlemeye başlıyor. İleride, ağaçların arkasından alçak evlerinin çatıları  belli belirsiz gözüken köye uzanan bu yol, bana ana yoldan daha rahat geliyor nedense. İyice yayıldığım arka koltukta biraz doğruluyorum, başımı arabanın camına yaslıyorum. Yeni yeni insanları tanımak, yeni yöreler, yeni karakterler, yeni kültürler keşfetmek her zaman heyecan verici olmuştur benim için. Bakışlarımı çevreden, yaklaşmakta olduğumuz  ovanın büyüklüğü içinde kaybolmuş gibi duran köyden ayırmıyorum.

 

     Önümüzde 10-15 koyundan oluşan bir sürü ve hemen arkalarında da 8-10 yaşlarında,elerindeki oldukça uzun sopalarla koyunları gütmeye çalışan, yaklaşan arabaya da hiç aldırmayan iki çocuk yürüyor. Yanlarına iyice yaklaşınca şoför arabayı durduruyor, camdan dışarıya başını uzatarak Rusça bir şeyler söylüyor. Çocuklarda biri, bakışlarını ovanın sonu yokmuş gibi gözüken düz ve geniş arazisinde kısa bir süre gezdiriyor ve ardından sağ tarafımızdaki tarlanın ortalarında, traktör peşinde gezinen birini işaret ediyor.Şoför, aradığımız adamın o olduğunu, ilerideki düzlükte beklersek çocuğun çağıracağını anlatıyor bizlere  yarım yamalak Türkçe’si ile.

 

      Arabayı, yolun birazcık genişleyen bir bölümünde park ediyor, dışarı çıkarak  sıra sıra dizili kavak ağaçların altına oturuyoruz. Çocuklardan biri, yeni sürülmüş tarlada seke seke, uzakta siuleti gözüken adama doğru ilerlemeye başlarken, diğeri koyunları ile yanımıza geliyor. Saçı başı dağınık, yüzünde yer yer güneş yanıkları bulunan, bakışları bir kartal bakışı kadar keskin ve etkileyici, yaşından beklenmeyecek kadar kendinden emin tavırlı, uzaktan bakıldığında itici, yakından ise oldukça sevimli bir erkek çocuğu bu. Bir elinde koyunları gütmekte kullandığı uzun sopası, diğer elinde sıkıca tuttuğu ve muhtemelen öğlen yemeği diye sarıp sarmaladığı yarım ekmeği. Ayaklarında iyice çamura bulanmış, siyah lastikten imal edilmiş, arka kısımları yer yer yıpranmış bir çift ayakkabı, sırtında rengi iyice solmuş, dirseklerine çiçek desenli basmadan yamalar atılmış, yakası, kolu sökülmüş, çimen yeşili renkte bir kazak var. Dizleri ve arkası yamalı pantolonunu içine koyduğu çoraplarının da birbirinden farklı olduğu dikkatimi çekiyor.

 

     Ben böyle düşüncelerle ve merakla oğlanı süzüyorum, o da hiç kaçırmadan gözlerimin içine bakıyor. Bu cesur tavrı dikkatimi çekiyor ve tam şoföre ‘’sor bakalım!’’ demeye yelteniyorum ki, çocuk nerede ise küçük dilimi yutturacak şaşkınlığa düşmeme neden olan bir harekette bulunuyor. Gözlerini gözlerimden hiç ayırmayarak;

 

     ‘’Siz Türk müsünüz?...diye soruyor.

 

     Bu, düzgün bir şive ile sorulan soruya nasıl şaşırıyorum anlatamam? Şaşkınlıktan ağzım bir karış açık, çocuğun yanına çömeliyorum.

 

     ‘’Evet, biz Türk’üz!...’’ diye karşılık veriyorum glümseyerek.

 

     ‘’Ya sen?’’

 

     ‘’Ben de Türk’üm!...’’ diye cevap veriyor, gururla küçük göğsünü gererek.’’Bu gördüğünüz köy Türk köyüdür.Biz Ahıska Türklerindeniz!...’’

 

     ‘’Peki, bu kadar güzel Türkçe yi nasıl konuşabiliyorsun sen? Türkiye’de mi yaşıyorsun?’’

 

     ‘’Hayır!...Ben hiç Türkiye’ye gitmedim,oraları görmedim. Bu köyle doğdum,buradan hiç ayrılmadım!...’’

 

     ‘’Eeee!... Nasıl oluyor peki?’’

 

     ‘’Televizyon. Biz sadece Türkiye televizyonlarını seyrederiz. Oradan öğreniyoruz, onlar gibi konuşmaya çalışıyoruz. Böyle konuşmasak, babalarımız, annelerimiz kızar bizlere!...’’

 

     Aldığım bu cevap karşısında gözlerim doluyor gerçekten. Ana dillerini unutmamak, nesilden nesile sıhhatli aktarabilmek için, anneler, babalar nasıl da ihtimam gösteriyor, çocuklarını ne güzel yetiştiriyorlar diye düşünüyorum. Yanaklarını kendi çocuğummuş gibi şefkatle okşuyor, alnından öpüyorum.Oturttuyorum ufaklığı yanıma, beklediğimiz çiftçi gelene kadar son derece zevkli bir sohbete dalıyorum..(Devamı var)

 

uzakdost-Aralık 2007-Ankara

 

Yorum (47) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/11/2007 - Bozkırın soğuğunda insan manzaraları...

 

     Ofisimin dışında,penceremin hemen önünde boy boy çam ağaçları var. Elimi uzatsam dallarına dokunabiliyor, sabahtan akşama kadar doruklarına yakın pinekleyen baykuşları rahatsız edebiliyorum.Öyle dikkatli dikkatli beni süzmelerini, bakışları ile korkutacakmış gibi bir havaya bürünmelerini seviyorum.Çoluk çocuk,bir düzüne kadar varlar,kalabalık bir aile bunlar.Tüm yazı ve sonbaharı geçirdikleri, ofisime komşu olan bu dallardaki evlerinden, soğuğun bastırması ile yakında ayrılacaklar, ısınma problemi olmayan yeni bir mekana taşınacaklar. Yaz komşuları bunlar, kış gelince, arkalarına dahi bakmadan kaçıp gidiyorlar vallahi...

 

     Bahçedeki ağaçların yaprakları iyice sararmış, bu sonbahar yeşil renklerini bırakmadıklarını düşündüğüm kavaklar da bir gecede mevsim şartlarına yenik düşmüşler. Son iki gündür yağan yağmurlar, dallarda olanca güzelliği ile yaşamaya çalışan, sarının, kahverenginin bin bir çeşidine bürünmüş yaprakları, çöpçülerin süpürgelerine teslim etti bu sabah. Ağaçlar yavaş yavaş  sevimsiz çıplak kış elbiselerini giymeye başladılar.

 

     Havalar soğudu iyice Ankara’da, karşılardaki alçak bozkır tepeleri iyice renksizleşmeye, sevimsizleşmeye başladı. Mogan gölünün sazlık bölümüne yakın sıralanan söğüt ağaçları,kısa boylu kavaklar, daha bilmediğim bir çok tür, yaz boyunca piknikçilere sundukları gölgeliklerini çoktan yitirdiler ve bunun sonucu da, ta Nisan ayına kadar sürecek yalnız yaşama sürecine girdiler. Bahçelerde çocuklar koşuşturmuyor, etrafta kuş cıvıltıları duyulmuyor artık.

 

     Kış yakın, dizlerim üşümekte, moralim bozuk. Sevemedim bu Ankara’nın uzun ve dondurucu soğuklarını ben. Alışmışız bir kere ılıman iklimlere, gece gündüz arasındaki küçücük ısı farklarına. Gündüzden geceye, yazdan kışa geçerken yaşanan ani sıcaklık değişiklikleri, bizler gibi deniz insanlarını çok daha fazla etkiliyor. Doktorlarla yoldaş oluyor, maaşımızı memnun olmasak ta bölüşmek zorunda kalıyoruz onlarla.

 

     Fabrikamızda işler iyi gitmiyor bu son günlerde, yani bir iş bağlantısı kuramadık. Özel sektör burası, öyle devlet dairesi gibi salla başı, al maaşı yapamıyorsun.Üretirsen, patrona kazandırırsan,o da sana bakıyor, seni besliyor, yaşamana yardımcı oluyor. Kazanamaz ise, sen de kazanamıyorsun, ekmek götüremiyorsun evine.

 

     Hep söylerim ya, özel sektörde valizin daima hazır olmalı. Hiç beklemediğin bir anda kapının önünde buluverirsin kendini, kimseler gözünün yaşına bakmaz vallahi. Mesleğin, becerin, diploman, hiçbir şeyin işe yaramaz, ortalıkta kala kalırsın. Hele de arkanda başka canlar var ise, yolunu gözleyenler, ekmek bekleyenlerin var ise, vay haline...

 

     Bir çok işçi var yanımda çalışan. Genci, yaşlısı, hastası, gurbetçisi, yeni evlisi, nişanlı olanı, çocuk okutanı, daha niceleri. Hepsinin kendine göre bir hayat hikayesi, kendilerine göre sıkıntıları, öfkeleri, mutlulukları var. Sağ olsunlar, şefleri olarak beni her biri öz ağabeyleri gibi severler. Sevgileri de karşılıksız değildir hani. Her birinin aile durumunu, kaç çocuğu olduğunu, hatta çocuklarının isimlerini dahi bilirim. İnsanları idare etmek en zor meslektir diye düşünür, onları yönlendirmenin sadece disiplinle değil, biraz da sevgiyle olacağını tezini savunurum ben hep.

 

     Fabrikada iş yok, patronda da boşuna işçilere para verecek göz. Acı haberi tez ulaştırdı bana, 15 kişi çıkaracaksın dedi. Al başına belayı, ver verebilirsen kararı. Kış kapıya dayanmış, iş sezonu çoktan kapanmış, çocuklar okul yolunda, evde insanlar ekmek beklemekte. Hastanede hasta, okulda çocuk, mahallede bakkal-kasap var, hepsine de para gerek. Kimi, nasıl, ne sebeple çıkaracaksın işten ve çıkardığına da da olayı nasıl izah edeceksin?

 

     Çoktan öğrenmiştir her biri kıyımı, gözünün içine bakarlar öyle mahzun, öyle acınası. Lanetler yağdırırsın nereden seçtim bu mesleği diye, uykuların kaçar, kramplar girer midene. Patron için birer işçidir onlar sadece, birer sayıdırlar. Oysa sen bilirsin ki, her biri senin benim gibi insandır, her biri bir evin reisidir, her birinin yolunu gözleyen, akşama getireceği ekmeği bekleyenler vardır.

 

     Bir tarafına işçi listesini korsun, bir tarafa vicdanını, kurbanlık koyun seçer gibi seçersin insanları. Dilinde küfürün gün görmemişleri, gözünde birkaç damla yaş.Yüreğin de yufkadır ya, saklayamazsın kimseden göz yaşlarını ,rezil rüsva olursun işte. Erkekler, hem de şefler ağlar mıymış? Nereden bilecekler yüreğinin bir kuş tüyü kadar hafif, yumuşak  olduğunu?

 

     Kalifiye durumuna göre, becerisine göre seçersin insanları, bildirirsin muhasebeye, kıyımı başlatırsın. Birer birar gelirler vedalaşmaya. Hürmette kusur etmezler de, bakışları acı ve sitem doludur.’’Neden kıydın bana şefim?’’ der gibidir mahcup bakışları.’’Akşam evde aş bekleyenler var.Ben ne götürürüm şimdi, nasıl varırım eve?’’

 

     Kahrolursun işte. Bir şey de gelmez elinden, sıcak bir veda sarılışı yaparsın, usulca ‘’hakkını helal et!...’’ diye fısıldarsın ağlamaklı sesinle kulaklarına...Seni anlar, hisseder o sıcaklığını sarılışından. Sen onu teselli edecek yerde, o sıcacık yüreği ile seni teselli eder.’’Üzülme şefim!...’’der...’’Kısmetimiz bu kadar imiş!...’’

 

     Tek tek, üzgün, yorgun, başları omuzlarına düşmüş, düşünceli çıkar giderler kapıdan. Perdenin kenarından baka kalırsın arkalarından ve başın önde, yorgun, üzgün hayatına dönersin. Zira hayat yaşanmakta, zaman hızlıca koşmaya devam etmektedir soğuğunda bozkırın.Ta ki, bir dahaki insan kıyımına kadar vicdan azabı ile yaşar durursun. Bir de blog arkadaşlarınla paylaşımındır tek tesellin bu acı olayı, onunla avunabildiğin kadar avunursun.

 

uzakdost-kasım 2007-Ankara

Yorum (30) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/11/2007 - Paranın hükümsüz olduğu gün...

 

     Üşüdüğünü hissetti, üzerine örtülen, ayak uçları tamamen kırmızılaşmış beyaz örtüye sıkıca sarıldı adam. Oldukça sıcak geçen gecenin ardından, gün doğumuna doğru hava serinlemiş, ovayı alabildiğine yoğun bir sis kaplamıştı. Şüphesiz üşümesinin bir sebebi de, saatlerdir yaralarının usul usul kanamasıydı.

 

     Hastanenin  bahçesinin bir ucundaki küçük bir ıhlamur ağacının gölgesini paylaştıkları hamile kadın, derin bir sızı ile inledi. Yattığı yerden birbirlerini göremiyorlardı ama, soluk alışlarını, iniltilerini, hatta arada sessizce ağlayışlarını bile duyabiliyorlardı.

 

     ‘’Nasılsın?...’’ diye sordu kadına...

 

     ‘’Sancım iyice sıklaştı!...’’diye karşılık verdi...

 

     ‘’Sesleneyim mi birilerine?’’

 

     ‘’Gerek yok şimdilik!...Sen nasıl oldun?’’

 

     ‘’Üşüdüm!...Hava soğudu!...’’

 

     ‘’O kadar soğuk yok!...’’

 

     ‘’Kan kaybından olmalı!...’’

    

     Acı bir siren sesi ile bahçeye giren ambulans konuşmalarını böldü. Koşuşturmalar, feryatlar, telaşla hareket ettirilen mekanik bir şeylerin sevimsiz sesleri geldi kulaklarına. Başlarını hiç o yöne çevirmediler, sustular ve  kendi kaderlerini beklemeye devam ettiler.

 

     Yaklaşık üç saattir yatmakta olduğu yerden ovayı rahatlıkla görebiliyordu. Sis olmasa idi güneşin doğuşunu dahi görebilecekti ya, bu düşünce gözlerini yaşarttı. Belki de şu anda çoktan ölmüş olacak, o korkunç geceden sonra günü, güneşin doğuşunu bir daha hiç göremeyecekti. Kaderinde, önce zifiri karanlıkta cehennem yolunda küçük bir yolculuk, daha sonra da hala yaşayacak zamanının olduğunun anlatıldığı bir kurtuluş hikayesi vardı onun. Bir sisli sabahta, günün yeniden doğuşunu görmek yazılıydı alın yazısında zira. Yaralarının sızlamasını, üşüyüşlerini, tüm olumsuzlukları unuttu bu düşüncelerle ve acı acı gülümsedi.

 

     Bir müddet sonra sis dağıldı, beklenen güneş kendini gösterdi. Hava yavaş yavaş ısınmaya, güneş ışınları bahçeye serpişmiş yataklarda yatmakta olan hastaları rahatsız etmeye başladı. Geceden beri ihtiyaç hissetmemişlerdi ama, şimdi bir de susuzluk problemi baş göstermişti. Görevliler ardı ardına gelen ambulanslardaki yaralılarla ilgilenmekten, diğerlerine zaman ayıramıyorlardı.

 

     Kadın çokça acı çektiğini belli eden sesiyle fısıldadı;

 

     ‘’Su var mı yanında biraz?’’

 

     ‘’Yok maalesef!...’’

 

      ‘’Çok susadım!...’’

 

      ‘’Sabret biraz, ilgilenirler sanırım birazdan bizimle!...’’

 

     Aradan biraz daha zaman geçti. Güneş iyice yükselmiş, sıcaklık artmış, hararet dayanılmaz bir hal almıştı. İşte tam bu sırada yirmi yaşlarında bir delikanlı belirdi yanlarında. Bir elinde bisküvi paketi, diğer elinde kocaman bir poşete dolduğu su şişeleri taşıyordu.

 

     ‘’Bisküvi, ya da su alır mısın?’’ diye sordu yaralıya genç adam...

 

     Yaralı, önce elinde taşıdıklarına, sonra da genç adamın gözlerine baktı. Gayri ihtiyari;

 

     ‘’Hiç param yok!...’’dedi...

 

     Genç adam, önce biraz düşündü, sonra söyleyeceği kelimeleri bulmanın sevinci ile gülümsedi.

 

     ‘’Ağabey!...’’dedi...

 

     ‘’Bu gün, bu memlekette, dünyadaki hiç bir paranın hükmü yoktur!...’’

 

    Bir paket bisküviyi ve bir şişe suyu yatağın kenarına iliştirdi, sonra da acele acele diğer hastalara doğru uzaklaştı.

 

    Yaralı adam,genç delikanlının  arkasından şaşkın şaşkın ve yüreğini dolduran büyük bir sevinçle baka kaldı. Bu küçücük cümle tüm acılarını, tüm sıkıntılarını silip süpürmüştü...

 

     ‘’İşte benim insanım !...’’ diye mırıldandı kendi kendine...

 

     İçgüdüsel bir refleksle başını önünde uzanan geniş ovaya doğru çevirdi.Bakışlarını insanlardan gizleme ihtiyacı hissetmişti zira.Terden sırıl sıklam olmuş yastığına,göz pınarlarından doğup,yanaklarından sakin sakin süzülen sıcacık bir göz yaşı damlası düştü. Sevinçten ağlıyordu...

 

    Günlerden Salı, tarih 17.Ağustos 1999 idi....O gün, Sakarya ovasında güneş acıya doğmuştu...

 

uzakdost-Kasım 2007-Ankara

Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/10/2007 - Sevginin Gücü 3 (Son)

TERÖRÜ LANETLİYORUZ.

ŞEHİTLERİMİZE ALLAH'TAN RAHMET DİLİYORUZ.

 

 

 

     Sefiye Ana bir hafta kadar evinden dışarı çıkamadı, tüm işleri Korucu Mehmet ve komşular üstlendiler. Eşi, o günden sonra balığa gitmedi, zamanının büyük bir kısmını toprakla uğraşarak, eşinin hizmetine koşarak geçirdi. Zaten çok konuşkan bir insan değildi, bu olaydan sonra iyice içine kapandı, insanlarla fazla görüşmedi. Eşine bile sadece soru sorduğunda cevap verir olmuştu. Uykuyu daha az uyurdu artık,kafasının devamlı bir şeylerle meşgul olduğu belliydi.

 

     Sefiye ana, kendisinden beklendiği gibi, rutin  işinin başına erken dönmüş, eşinin pek alışık olmadığı ve yapmakta zorlandığı çiftçiliğin ağır yükünü tekrar sırtına almıştı. O, ninesi, annesi gibi, çalışarak daha çabuk iyileşeceğine inanıyor, evde kapalı kalmak ona zulüm gibi geliyordu. İneğine, tarlasına, suyuna, ağaçlarına tekrar kavuşmanın sevinci ile, işini bir kat daha şevkle yapar olmuştu.

 

     Korucu Mehmet ise, bir daha asla balığa gitmedi. Her sabah erkenden kalkıyor, namazını kılıyor, kahvaltısını yapıyor, kurebisini (uç kısmı kıvrık, bir metre kadar sapı olan, ot ve ağaç budamakta kullanılan bir alet) yanına alarak, derenin yukarılarına yürüyüşler yapıyor, akşam ezanı okunmaya yakın geri dönüyordu. Gün boyunca neler yaptığını, nerelerde gezindiğini kimseye anlatmıyor, kendine kurduğu ayrı bir dünyada, kendince, bildiğince yaşayıp gidiyordu. Onun bu durumu Sefiye anayı üzüyordu ama, elinden de bir şeyler gelmiyordu. Birkaç kez konuşmak istedi eşi ile ama, asla başarılı olamadı, suskun kalmayı tercih etti.

 

     Aradan günler geçti, kış ayları geldi, soğuklar bastırdı.Yağmurlar sık yağar, dağların yükseklerinde beyazlıklar görünür olmaya başladı.Bahçe işleri iyice azalmış, Sefiye ana’nın zamanının büyük bir kısmı evde geçer olmuştu. Korucu Mehmet’in hayatında bir değişiklik olmamış, gezilerinde yanına arkadaş olarak, balta, kürek, kazma da götürür olmuştu.

 

      Bir gün, elinde bir metre kadar bir ağaç dalı ile erken döndü gittiği yerden. Dalı balta ile bir oluk şekline soktu ve evin önünde yüksekçe bir yere yerleştirdi.Daha sonra da elindeki kazma ile bu oluğun arkasına bir ark kazmaya başladı.İşte o ana anladı Sefiye ana eşinin günlerdir zamanını neye harcadığını.

 

     Korucu Mehmet söz vermişti eşine, su senin ayağına gelecek diye ya, tüm zamanını bu yolda harcar olmuştu. İhtiyar adam, dere boyundaki her kayayı, her su sızıntısını, her oyuğu, her yosunu büyük bir sabırla araştırmış, evinin kapısına kadar cazibe ile akabilecek bir göze bulmak için günlerce çalışmıştı.

 

     Haber köye çabuk yayıldı, insanların gülüşmelerine sebep oldu. Bu güne kadar hiç kimsenin başaramadığını, üstelik de bu yaşlı hali ile nasıl başaracaktı?Dere boyunda böyle bir göze de yoktu üstelik. Olsa bile sarp kayalıklardan nasıl geçirecekti suyu, evine kadar nasıl akıtacaktı?

 

     Korucu Mehmet, hiçbir söze aldırmadı, hiç kimse onu işinden geri çeviremedi. Eşinin ısrarları, kış kıyamette hasta olursun ikazlarına da kulak tıkadı. Azimle, inatla çalışmaya devam etti, ümidini hiç yitirmedi. Koca bir kışı dere boyunda göze arayarak geçirdi.

 

     Sisli ve oldukça rutubetli bir Mart sabahı aradığını buldu ihtiyar adam.Küçük bir kayanın hemen yanı başından dereye doğru uzanan, bir kurşun kalem büyüklüğündeki sızıntı dikkatini çekti.Taşı kaldırdı, suyun geldiği yeri eşeledi, yarım günlük bir uğraşın sonunda da bir kısmı toprak altına, bir kısmı dereye akmakta olan, temiz,tatlı ve duru bir su kaynağına ulaştı.Suyun önünü tıkadı, olanca debinin dereye doğru akmasını sağladı ve uzun zamandır gülmeyen yüzünde gülümsemeler belirdi.

 

     ‘’Su ayağına gelecek Sefiye!...’’ diye mırıldandı kendi kendine...

 

     ‘’Su ayağına gelecek!...’’

 

     O gece ilk kez eşi ile doyurucu bir konuşma yaptı.Suyu bulduğunu, onu eve kadar getireceğini anlattı. Bu işe eşinin pek aklı yatmadı ya, bir kez kendisi de görmek istedi. Ertesi gün beraberce gözenin bulunduğu yere gittiler, suyu tattılar. Gerçekten harika bir suydu ama, eve kadar götürülmesi imkansız gibiydi.

 

     ‘’Vazgeç bu işten bey!...Buradan en az 2000 metre var eve. Bu dağdan taştan, yamaçlardan, kayalardan nasıl aşıracaksın suyu? Yapamazsın,vazgeç bu işten!...’’

    

     ‘’Su ayağına gelecek Sefiye!... Bir daha dereden su taşımayacaksın!...Su ayağına gelecek!...’’ dedi tekrar...

 

      Onu asla ikna edemeyeceğini anlamıştı eşi, o günden sonra hiç üzerine gitmedi. Köy kahvesinde çok konusu oldu bu su hikayesinin. Gözeyi gidip baktılar, hep beraber çalışsalar bile, suyu köye getiremeyeceklerine kanaat getirdiler. Korucu Mehmet ile dalga geçer oldular zamanla, alaya aldılar.

     O, hiçbir söze aldırmadı, hiçbir olay onu yolundan, inancından çeviremedi. Gözenin bulunduğu yerden evine kadar, kazması haftalarca süren bir ark oluşturdu. Ark kazamadığı yerlere ağaçları oyarak hazırladığı ağaç oluklar yerleştirdi, yüksek ayaklarla altlarını destekledi. Sarp yamaçlarda aylarca süren bir çalışmanın içine girdi. Santim santim suyu evine doğru yönlendirdi,önüne çıkan engellerden yılmadı, tekrar tekrar yeni çözümler üretti. Suyu her ilerletebildiği mesafe şevkini bir o kadar arttırdı, çalışması için kendine güç verdi.

     Korucu Mehmet, baharı ve yazı bu işin peşinde geçirdi. Artık ne denize, ne bahçeye, ne de başka bir işe bakıyordu. Hayatı derelerde, su peşinde geçer olmuştu.Ağaçlar yaprak dökmüş, Karaağaç dalları, karayemiş yaprakları kar ile kaplanmış, yamaçlarda çeşit çeşit menekşeler açmış, fındıklar meyveye durmuş, hiç biri onun dikkatini çekmemişti. Tek sevinci, bahara doğru gözesinden akan suyun debisini artması olmuştu. Mevsimler, yağmurlar, rüzgarlar, çiçekler umurunda değildi onun.Hayatı sadece, evine doğru adım adım yaklaşan bu bir parmak büyüklüğündeki suyun akışı idi.

 

     Aradan bir yıl geçmişti nerede ise Korucu Mehmet’in dünya işleri ile ilgisini kestiğinden beri. Onun bu haline artık köyde herkes, eşi bile alışmış, yadırgamaz olmuşlardı. Aslında artık onu pek de ciddiye alan yoktu işin doğrusu. Aklından da çoktan şüphe eder olmuşlardı.

    

     Yine yağmurlu bir Ekim sabahı, kazmasını, küreğini yanına aldı ve derenin yolunu tuttu.Sefiye ana da, kışa hazırlanıyor, kendileri ve hayvanları için yiyecek stoku yapmakla meşgul oluyordu. Vakit ikindiyi dönmüştü, ineğinin altına kuru fındık yaprakları sermekte olduğu bir sırada, dışardan gelen su sesi ile irkildi.

 

     ‘’Korucu, tenekelerde yererince su var!...Al da yıka elini yüzünü!...’’ diye seslendi.

 

     Eşinden cevap alamayınca sinirlendi ve söylendi kendi kendine...

 

     ‘’İhtiyar bunak ne olacak!...Cevap vermeye bile tenezzül etmiyor artık!...’’

 

     Fazla üstelemedi, işini yapmaya devam etti.Ama biraz sonra su sesinin hala kesilmediğini fark edince meraklandı, dışarıya çıktı. Çıkması ile bir çığlık atması bir oldu. Uzunca bir süredir bir peysaj aksesuarı gibi kapılarında duran ağaç oluktan, bir kalem büyüklüğünde, duru ve devamlı su akmaktaydı.

 

     Su, Sefiye ana’nın ayağına gelmişti.

 

     Duygulandı, ne söyleyeceğini bilemedi, gözleri doldu.Komşularını çağırdı, akmakta olan suyu gösteri, beraberce tadına baktılar.Her gören çok şaşırdı bu olaya, hayretlere düştüler.Haber çabucacık köye yayıldı, duyan koşarak geldi, Korucu Mehmet’in ağaçtan yaptığı kurnasından akan suyu tattılar, yaşlı adamla dalga geçtikleri için de utandılar.

 

     Safiye ana, çok mutlu oldu, eşine duyduğu sevgi ve saygı bir kat daha arttı. Sabırsızlıkla bir an önce dönmesini, boğazına sarılıp, ak sakallarında doya doya öpmeyi bekledi.Kendisi için yaptığı bu fedakarlığı nasıl ödeyeceğim diye düşüncelere daldı.

 

    Zaman ilerledi, hava karadı, Korucu Mehmet alışılagelmiş saatte evine dönmedi. Sefiye ana’yı bir merak sardı, telaşlara düştü. Komşulara seslendi, ellerinde fenerler, su arkını takip ederek, dik yamaçları aştılar, gözeye doğru ilerlemeye başladılar.

 

     Korucu Mehmet’i, bir ağacın gövdesine yaslanmış,karanlıkta öylece otururken buldular.Yüzünde, zor, hatta imkansız gibi görülen bir işi başarabilmenin verdiği huzur, dudaklarında bir yıldır mücadele ettiği suyun, evinin önünde akıyor olmasını hissetmenin mutluluğunun izleri vardı. Gözleri açıktı ve  karanlığın içinde bir noktaya asılı kalmış gibi duran yorgun bakışlarından, yüreğindeki sevginin gücü ile, bu vahşi doğayı yenebilmenin hazzı  okunuyor gibiydi.Yaşlı adam ölmüştü.

 

     Korucu Mehmet’in bulduğu yöntem sayesinde, köyümüzdeki evlerin her birinin şu anda kendilerine özel su şebekeleri var. Aradaki tek fark, ark yerine şimdi yarım parmak çapındaki plastik su borularının kullanılıyor olmasıdır. Küçük bir gezi yaptığınızda, dere yatağında sağlı sollu uzanan onlarca plastik su borusuna rastlayabiliyorsunuz.

 

     Namaz saatleri dışındaki tüm zamanlarını, köy camisinin altındaki küçük kahvede sohbet yaparak geçiren köy ihtiyarlarının en önemli görevi, bölgede sık ve yoğun görülen yağışların arttırdığı derelerdeki suyun, hızlı akış esnasında hasar verdiği bu şebekeleri onarmak, daima çalışır durumda bulunmalarını sağlamaktır.Ben, dedem ile çok su hattı tamirine gitmişimdir çocukluğumda. Şu anda da küçük oğlum, dedesi ile aynı görevi büyük bir zevkle yerine getirmekte.(Bitti)

 

uzakdost-Ekim 2007-Ankara
Yorum (21) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Arada oturup yazarsınız işte...İçinizdeki bir meçhulden gelen sese kulak verirsiniz...Yazmasına yazarsınız da,sonra dönüp bakatsınız ki, kendinizi yazmışsınızdır...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

hazanmevsimi
gulcinkuju
neslinursema3
emelsen
sessizsenfoni
benpacella
sevgicicegii
nekin
jadore
bizimada
adankana
yagmurtuana
cigdemyavuz
mesale
romantikmeyhane
bennns
diloylo
biryudumrenk
nursalkimi
mervecan
mavikoridor
sercen
arzununpenceresinden
maksude
sessizciglik1
missing86
duygularinsairi