16/3/2009 - Bir yol hikayesi...1

Anadolu içlerinin yalnız ve ıssız bozkırlarında bir karmaşık gece. Güney sahillerinde erik ve badem ağaçları çoktan çiçeğe durdukları, balkonumuzdaki Ankara doğumlu sardunyaların ilk kez ölmeden geçirdikleri bir kış sezonundan sonra, küçücük kırmızı çiçeklerini, olanca güzelliği ile bakışlarımıza sunmaya başladığı bu Mart gününün ilerleyen saatlerinde, bu çorak ve sessiz bölgeyi sarıp sarmalayan sevimsiz gece karanlığının etekleri ardına sığınan yağmur bulutları, yer yüzüne iyice alçalmış, ne yandan estiği anlaşılamayan rüzgarın önüne katılmış, alçak tepeleri yalayarak, suya susamış bilmem hangi kıraç toprağı sulamak için alel acele uçuşup gidiyorlardı. Daracık yolda ağır ağır ilerleyen aracın farlarından fırlayan güçlü ışık huzmeleri, uzak mesafelerde kendilerine bir arkadaş arıyormuşçasına sere serpe geziniyor, her virajda araziyi inatla ve sabırla tarıyor, küçücük de olsa, çok uzaklarda da olsa, belki yoksul ve bakımsız, belki öylece kendi hainde, kendi dünyasında, kendi güzellikleri ile yaşamakta olan bir köy evinin penceresinden sızabilecek bir soluk aydınlığı yakalayabilme gayreti gösteriyor gibiydi. Gecenin gizeminin sarıp sarmaladığı, hiç beklenmedik anlar ve şekillerde karşılarına çıkan küçük ve sesiz köyler, birkaç saattir bu sevimsiz seyahatin ürkütücü ve geri dönülmesi zor realitesini yaşamakta olan yolcuların yüreklerine ufacık da olsa kendilerine güven serpintileri ekmekte, farkında olmadan tutulan solukların yenilenmesine vesile olmaktaydılar. Tanımadıkları, sevmedikleri ve karanlıkların renksiz kara renginin boyadığı bu uzak coğrafyanın tek güzel tarafı, aracın ışıklarının aydınlattığı yolda, olanca güzellikleri ve sevimlilikleri ile gezinen, gürültü ve ışıktan çok etkilenmedikleri, ya da ne yapacaklarını şaşırdıkları için güçlü ışığa yakalandıklarında öylece bulundukları yere oturup kalan, bazen yalnız, bazen de guruplar halinde serin ve renksiz geceyi renklendiren yabani tavşanlardı. Sivas’ın Şarkışla ilçesine güney istikametinden yaklaşan bu tenha yol, bu mevsim ve bu saatlerde pek sürücüler tarafından tercih edilmiyor olmalıydı ki, yaklaşık 150 km ye yaklaşan zahmetli yolculuk sırasında, ne gittikleri istikamette, ne de karşı yönden gelen bir araca rast gelmemeleri, gecenin yabancı gölgelerinin korku duygusuna dönüşüp, yüreklerine dolmasına sebep oluyordu. Günün yorgunluğunu üzerinden atamadan, akşam saatlerinde yola düşmek mecburiyetinde kalan sürücü, bu zahmetli yolculu kazasız belasız tamamlayabilmek için olanca becerisini ve dikkatini seferber ediyor, kestirme olduğu için tercih ettiği bu tenha yola girdiği için kendine lanetler yağdırıyor, içinden ardı ardına küfürler sıralıyordu. Hemen yan koltukta oturan eşi, korkudan ve heyecandan fal taşı gibi açılmış gözleri ile yolu süzüyor, en küçük karaltı ve harekette ahlar vahlar çekiyor, araçtakilerin duyacağı bir biçimde bildiği bütün duaları aradı ardına sıralıyor, bu durum da araç sürücüsünün sinirlerini iyice bozuyordu. Bir zaman sonra, serseri gibi gezinen kara yağmur bulutları, taşıdıkları su damlalarını yer yüzüne bırakmaya karar verdiler ve aracın homurtusuna karışan dua seslerine bir de tavana düşen kalın damlaların tıkırtısı eklendi. Tüm olumsuz koşullara bir de yağış eklenince, zaten oldukça yavaş seyreden aracın hızı biraz daha azaldı, varılacak menzilin zaman olarak mesafesi daha da arttı. Yağmurla birlikte, arada bir tebessümlerine neden olan tavşanlar da yolları terk ettiler, bu yitik arazide tamamen kaderleri ile baş başa kaldılar. Bu sevimsiz seyahat, yolların biraz düzgünleşmesi ve yol kenarına dizilen köylerin sıklaşmasının ardından, uzaktan gözüken Şarkışla ışıklarını fark ettiklerinde sona ermiş oldu ama, aslında biten hiç bir şey olmadığını, tam aksine, asıl problemlerin yeni başladığını gecenin ilerleyen saatlerinde anlayacaklardı. Yoğun yağmur altında,gecenin ilerleyen saatlerinde iyice tenhalaşan ilçe sokaklarında hiç durmadılar, bu zorlu parkuru sorunsuz tamamlamanın verdiği kendine güven ve moralle, Sivas yönüne doğru hızla ilerlemeye devam ettiler. Kış mevsiminin hala olanca ciddiyeti ile kendini göstermekte olduğu bu zor bölgede, gece vakti, soğukta, yağışta, her türlü olumsuzluğun kol gezdiği böyle bir zaman diliminde, dört kişilik bu aileyi yollara düşüren, Akdeniz’in yumuşak ikliminden koparıp, Doğu Anadolu’nun sert doğa koşulları ile mücadeleye zorlayan sebep neydi? Hikayemizin bu bölümünde biraz zamanın öncesine dönelim ve bu soruya cevap arayalım. Çalışmayı seven bir insanım, fabrikadaki zamanın hemen hemen tamamı makineler ve işçilerimin arasında geçiyor, ofiste, masa başında, bilgisayar karşısında çok gerekli olmadıkça bulunmamaya çalışıyorum. Evime asla iş götürmüyorum, orada geçireceğim saatlerin aileme ait olduğunu düşünüyor, hobim olan yazı yazma olayını bile, kendime zaman ayırabildiğim ölçüde iş yerimde gerçekleştirme çabası içinde oluyor, kendileri üzerindeki sorumluluk ve görevlerimi layıkı ile yerine getirmediğim düşüncesine kapılırla endişesi ile, üç yılı aşkın bir zamandır kaleme almakta olduğum tüm çalışmalarımdan asla yakınlarıma söz etmiyorum. İlk kez, bu gece, yoğun bir çalışma günü akşamında, evime geç saatlerde döndüğüm, hatta eşimin, çok sevdiği Türk dizilerinden bir tanesini hararetle seyre daldığı kaçamak anlarında çaktırmadan üçlü koltuğun kenarına yorgun başımı yaslayıp, tatlı tatlı kestirdiğim, daha sonra da tüm aile fertleri uykunun sıcak ve sevimli kucağına kendilerini teslim ettiği, gecenin karanlığından süzülüp gelen ve penceremi olanca şiddeti ile dövmeye başlayan bir Akdeniz yağmuru eşliğinde, bilgisayarımın başına oturdum ve hayatın gerçeklerini, duyguları, evlat sevgisini, insan ilişkilerini anlatan uzunca bir yol hikayesini yazmaya başladım. Bilemiyorum bu gece, artık pek genç sayılmayan vücudum uykusuzluğa direnebilecek ve parmaklarıma sonsuz bir hoşgörü göstererek, yaşadığım bu bana göre ilginç hayat kesitini yazıya dökmesine izin verecek mi? Sanıyorum ki, evladı olanlar, ondan uzaklarda yaşamak zorunda kalanlar, ya da anne-baba sevgisinin tarifini, daima var olmasına rağmen henüz yüreklerindeki bir yerlerden bulup çıkaramayan ve bu durumun vereceği hazzı tadamayanlar, bu hikayede kendilerinden bir şeyler bulacaklardır. 8 Mart Pazar gününün yarısı, her zaman yatığımız gibi yine fabrikada, işimizin başında geçti. İkindi zamanlarında ancak ilçeye dönebildim ve eşimin tavsiyesine uyarak fırınımızdan üç adet sıcacık lavaş ekmeği alarak evin yolunu tutum. Aslında iş yerinde yemek servisi vardı ama, en azından tatil gününde, gündüz gözü ile beraberce bir sofrada toplanalım ve hoş sohbet eşliğinde yemeğimizi yiyelim diye düşündüm, karnımı evimde, ailemle birlikte doyurmaya karar verdim. Gerçekten güzel yemekler getirdi hanım sofraya ve saat 17.00 sularında afiyetle karnımızı doyurmaya başladık dürümlerimizle. Henüz birkaç lokma yemiştim ki, eşimin telefonu sevimsiz sevimsiz çalmaya başladı. Yeni aldığı bu aletin sesinden hiç hoşlanmıyordum zaten, bir de zamansız çalması canımı oldukça sıktı, ‘’Kim bu yanlış zamanda telefona sarılan saygısız?’’ diye geçti içimden. Her zaman güler yüzlü olan ve bilhassa yemek saatlerinde soframızı hoş sohbeti ve şakaları ile şenlendiren eşimin yüzü, telefondan işittiği ilk cümlelerle birden asıldı. Arayan büyük kızımdı ve iki gözü iki çeşme ağlamakta, bunalıma girmekte olduğundan yakınmaktaydı annesine. Aslında onun böyle yakınmaları çok sık olurdu ama, bu kez iş gerçekten ciddi görünüyor, durumun vahameti annesinin telaşlı ve çaresiz bakışlarından belli oluyordu. Elindeki lokmayı usulca masaya bıraktı, ağzındakini de bin güçlükle yutabildi, gözlerinden şakaklarına doğru bir küçük göz yaşı damlası süzülüp gitti. Elinden geldiğince, dilinin döndüğünce, ana yüreğinin olanca hassasiyetini taşıyan titreyen sesiyle bir şeyler anlattı kızına, yatıştırmaya çalıştı ama, iş telefonla halledilecek boyutu çoktan aşmış gibi gözüküyordu. Genellikle anne kız görüşür, işlerine beni karıştırmazlar, olayları kendi aralarında yoluna koyarlardı ama, bu kez fazlaca çaresiz kalmış, ya da kızımız gerçekten bunalıma girmiş olduğunu fark etmiş olacak ki, ilk kez telefonu bana uzattı, dumanlanan gözlerinin derinliklerinden çıkarıp gönderdiği güven dolu bakışlarının ardından, -Bu iş beni aşıyor, lütfen bir çare bul bey!’’ diye fısıldadı. Ben de aklıma gelen birkaç güzel söz ile kızımı avutmaya, yol göstermeye, sakinleştirmeye çalıştım, hayatın zorluklarından, insanlarla ilişkilerin zahmetli ve sabır gerektiren olaylar olduğunu anlatım ama, olay gerçekten telefonda çözülecek gibi gözükmemekteydi. İşin kötü tarafı da elimizden, birkaç güzel söz söylemekten başka bir şey gelmiyordu. Eşim biraz daha dil döktü, sakin olmaya, sabırlı olmaya, dayanıklı olmaya gayret göstermesini istedi ve telefonu kapadı. Canımız çok sıkılmış, yemeğimizin de tadı kaçmıştı. Eşimin gözlerindeki damlanın kurumasına izin vermiyordu duyguları ve sessiz sessiz ağlıyordu uzaklardaki kızının bu mutsuz haline, bir taraftan da çare arar gibi gözlerimin içine bakıyordu. Mutfak penceresinden gözüken ve her akşam yemeği için sofraya oturduğumda, büyük bir zevkle üzerinden güneşin batışını seyrettiğim, batı istikametinde uzanıp giden ve İskenderun Körfezi ile aramızda olanca sevimliliği ile uzanan alçak tepeleri, birkaç gündür göklerimizi istila eden toz bulutunun sevimsizliği eşliğinde yalayıp geçti yine bakışlarım ve her zaman yaptığım gibi, ani bir karar verdim eşime dönerek; -Kalkın!...Erzurum’a gidiyoruz!...dedim. Tüm aile fertleri şaşkın şaşkın yüzüme baktılar ama, böyle ani çıkışlarımın asla dönüşü olmadığını çok iyi bildikleri için, soru sorma gereği duymadan sofradan kalkıp, gerekli hazırlıkları yapmak için odalarına yöneldiler. Böyle ani kararları çok çabuk uygulamaya koyarım ve genellikle de çok asabi olurum. Bizimkilerin hemencecik hazır olacaklarını bildiğimden, ben de zaman geçirmeden giyindim, arabayı uzun yola çıkacak hale getirmeye indim. Zaman kaybetmedik. Bir saat içinde her şey hazırdı, gerekli yerlere telefonlar edilmiş, araba düzenlenmiş, araç zinciri ve kalın giyecekler gibi kışlık aksesuarlar yerli yerine yerleştirilmişti. Akdeniz Bölgesinde yaşamak insana kış mevsiminin bazen çok sevimsiz olabileceğini unutturuyor ama, bizler, bu konuda gerçekten çok tecrübeli insanlardık. En azından hayatımızın son 6 yılını İç Anadolu bölgesinde uzanan bozkırların, dayanılması zor ayazını tadarak geçirmiştik. Oğlum, okulundan ayrı kalacağı için üzüldü ilkin biraz ama, karlarla dolu bir memlekete gideceğini öğrenince, hele de kar görmeden geçirdiği bir kış mevsiminin nihayetinde, yeniden kar topu oynayabileceğini, kayak kayabileceğini duyduğunda çok sevindi. Botları, eldivenleri, kalın kazakları, kışlık neyi var ise alıp getirdi dolabından. Saat 18.00 sularında yola çıkmıştık. Hava ve yol durumunu öğrenebilmek için haber kanallarını aradık önce radyodan, sonra da haritadan kendimize uygun bir gidiş güzergahı seçmeye çalıştık. Malatya-Elazığ-Bingöl-Erzurum güzergahı yakındı (yakın dediğimiz, hiç mola vermeden 10 saat kadar) ama, hem gece yolculuğu yapacağımızdan, hem hava raporlarının çok iyi gözükmediğinden, hem de terör olayları nedeni ile çok güvenli olmayacağını düşündüğümüzden, kendimize daha uzun olan K.Maraş-Sivas-Erzincan-Erzurum yolunu izlemeye karar verdik. Böylece, belki de hayatımızın en zor geçecek seyahatine, ilk kez biraz korku, biraz endişe, biraz da heyecanla başlamış olduk. Tüm bu duygularımızı birbirimize belli etmiyorduk ama, her birimizin yüreğindeki sevgisi tarifsiz büyüklükte olan kızımızın, hayat mücadelesinde içine düştüğü çıkmaz durumu çözümlemek, karanlıklarını aydınlık kılmak, ümitsizliklerin yerine yeni ümit tohumları ekebilmek ve hayatını mutluluk esintileri ile renklendirebilmek düşünceleri ile doluydu aklımız.İşte bu nedenle de, durumun vahametine aldırmayarak, karanlığın belirsizliğine doğru aracımızı sürüp gittik. (Devamı var)
uzakdost-mart 2009-Antakya
|