1/9/2009 - Güneydoğuda Öğretmen Olmak

Bir serin yel koptu geldi karşı çorak tepelerden, mavi bakışlarına sarıp sarmaladı uzun, ince saçlarını, yorgun düşünceler gezindi efkarlı yutkunuşlarının arında ve ince bir tebessüm nihayeti oldu dalıp gittiği hayallerin. ‘’Bisküvi yer misiniz öğretmenim?’’ diye seslendi bir ince, bir sevimli ses… Yavaşça sesin geldiği yöne çevirdi bakışlarını. Güneş yanığı teni, kömür karası gözleri, hoş bir gülümsemeyi konuk etmiş çocuk dudakları ile, öğretmenine duyduğu saygı, sevgi ve hayranlık her halinden belli olan bir öğrencisi durmaktaydı karşısında, minik avuçlarına sıkıştırdığı bir bisküvi uzatmaktaydı heyecanla. Belli ki öğretmenini, belki de ender sahip olabildiği harçlığı ile, köyün tek bakkalından satın aldığı, onun için müstesna bir lezzet olan bisküvisine ortak etmek, bu güzelliği onunla paylaşmak istiyordu. Karnı aç değildi, üstüne üstük biraz da rahatsızdı ama, tüm olumsuzluklara rağmen bu küçük kız çocuğunun ikramını geri çevirmenin mümkün olmadığını da iyi biliyordu. Esra Öğretmen, Kurtalan’ın bu sessiz köyüne öğretmen olarak atanalı yaklaşık bir yıl kadar oluyordu. Batı Anadolu’nun güzel bir ilinde doğmuş, büyümüş, tahsilini tamamlamış, doğuya, Siirt’in bir köyüne tayini çıkınca da hiç tereddüt etmeden görevine koşmuş, elinden geldiğince küçük yavrularına bir şeyler verebilmenin, onları hayata hazırlayabilmenin gayreti içinde olmuştu. İlk zamanlar yadırgandı rahat tavırları nedeni ile, köylü, batılı, üstüne üstlük bekar bir bayana alışmakta güçlük çekti, şikayet edildi velilerce. Tüm olumsuzluklara büyük bir azim ve inatla göğüs gerdi, yılmadı, korkmadı, ürkmedi. Kendi bildiği doğrulardan asla şaşmadı ve asla taviz vermedi. Çok çalıştı, çok gayret sarf etti, Her şeye rağmen insanları sevdi, onlara anlayışlı davrandı. Genç yaşında gösterdiği bu olgunluk ve hoşgörü, kendisine düşmanlık besleyenleri fazlasıyla utandırdı. O gün nöbetçi öğretmendi ve okul bahçesinde neşeyle koşup oynayan öğrencileri arasında gezinmekte, bir taraftan da vadinin karşı yamaçlarına çöken ince sis tabakasının ardından belli belirsiz gözükmekte olan ve Siirt’ e doğru kıvrılarak uzanıp gitmekte olan dar yolu seyretmekteydi. Ne zaman hayallere dalsa, ne zaman yalnızlık hissi duysa, ne zaman özlem duygusuna teslim olduysa ruhu, bakışları bu ince yolla birleşir, alıp başını giderdi düşünceleri karşıdaki tepelerin ardına doğru. Esra Öğretmen, önce öğrencisinin heyecanla parlayan kara gözlerine, sonra da uzattığı bisküviye baktı. Dudaklarında gezinen bir şefkatli tebessüm eşliğinde ikram edilen bisküviyi aldı ve bir bukle ısırdı. Isırması ile birlikte, ağzına yayılan sevimsiz bir tadın etkisi yüz hatlarına yansıdı. Öğrencisini üzmemek için durumu belli etmedi ama, usulca oradan uzaklaşarak, ağzında biriktirdiklerini acele ile çöpe boşalttı. O gün çok üzülmüştü Esra Öğretmen bu duruma. Köyün tek bakkalı, nerden geldiği belli olmayan, tatsız, tuzsuz, sıhhi olmayan ürünleri çocuklara satmaktaydı. Fakirliğin kaçınılmaz sonucu olan kalitesizlikle yaşamak, vasat olanla hayatı sürdürmeye çalışmak realitesi, bu uzak diyarların bu sakin insanlarını ister istemez olanla yetinmek, bulabildikleri ile avunmak mecburiyetine itiyordu. Akşamleyin eve gittiğinde, yalnız yaşamanın verdiği mahzunluğun yanına, bir de öğrencilerinin bisküvi diye o sevimsiz şey yemek zorunda kaldıklarını düşünmenin sevimsizliği eklendi. Morali bozuldu, zaman iyice tatsızlaştı. O gece, ülkedeki tüm büyük bisküvi fabrikalarını yazılar yazdı, çocuklarının gerçek bisküviyi tatmadan, diğer çocuklar gibi gerçek lezzetini öğrenemeden yaşadıklarını anlatı, bu konuda bir şeyler yapılabilir mı acaba diye sorular yöneltti, sabah erkenden de postaya verdi. Aradan aylar geçti. Biri dışında, hiç birinden karşılık gelmedi. Sadece bir tanesi; ‘’Mesajınızı aldık, bu durumu değerlendireceğiz!’’ diye küçük bir not gönderdi. Günler su gibi aktı, kış geçti, baharın güzellikleri yaşanmaya başladı o uzak köyde ve o uzak köy okulunda. Bir gün, derslerin bitiş saati yakın telefonu çaldı Esra Öğretmenin. Zamansız gelen ve numarası yabancı olan bu telefon biraz canını sıktı. Yalnız yaşıyordu ya, her yerde olduğu gibi, orada da rahtsız edenler çok oluyordu. Çekinerek; ‘’Alo!’’ dedi. Saygılı bir erkek sesiydi karşısındaki; ‘’Esra Öğretmenle mi görüşüyorum?’’ diyordu. ‘’Evet, benim!’’ ‘’ Hocam, kamyonu nereye yıkalım?’’ ‘’Ne kamyonu? Bir yanlışlık var galiba?’’ ‘’Yok hocam. Okulunuza bir kamyon bisküvi getirdik de! Nereye yanaştıralım kamyonu?’’ Esra Öğretmen, duyduklarına inanamadı. Hemen okul müdürüne koştu, olayı anlattı. Kamyonu kulun bahçesine çektiler. Sınıfın birini ağzına kadar bisküvi doldurdular. Tüm okul çocukları, hayatlarında hiç görmedikleri, çeşit çeşit güzellikte ve tattaki bisküvilerle tanıştılar o gün. Hepsi çok mutlu oldular. Herkes çok mutluydu ama, hiç şüphe yok ki, mutluluğun doruğundaki tek isim Esra Öğretmen’di. Ellerindeki çeşit çeşit renkte ambalajlara sarılmış, her biri ayrı lezzetteki gerçek bisküvileri yemekte, birbirlerine ikram etmekte olan öğrencilerini seyretti bir süre ve yine dudaklarına yerleştirdiği bir mahzun gülümseme eşliğinde bakışlarını, uzaklarda kaybolup giden yolun yokuşuna düşen kavak gölgeleri arasında, ardında eşeği ile ağır ağır seyretmekte olan yaşlı bir köylüye odaklandırdı. Hayallerin dayanılmaz cazibesine kaptırdı yine ruhunu, bu kez hayatın güzelliklerini düşledi… Not:Bu güzel anısını hikayeleştirmemize izin verdiği için, sevgili Esra Öğretmen’e teşekkür ederiz. Uzakdost-Eylül 2009-Antakya
|